6 Eylül 2007 Perşembe

Fransa'da Türk Olmak (2)

Görsel Sorunlular İçin

Strasbourg Noel öncesi ışıl ışıl;fakat hava o kadar soğuk ki ışık cümbüşünün tadını çıkaramıyorum. Strasbourg muhabirimiz Emre Demir ve Almanya büromuzun haber müdürü Ahmet Özay soğuktan etkilenmişe benzemiyor. Ben bir an evvel bir grup Türk öğrenciyle buluşacağımız kafeye kendimizi atmaktan yanayım.Kahvelerimizi yudumlarken delikanlılar birer birer geliyor. Hemen hepsi burada doğup büyümüş. 20’li yaşlarını sürüyorlar. İşçi ve esnaf ailelerinin çocukları. Üniversitelerin değişik bölümlerinde okuyorlar. Kimi ekonomide, kimi yabancı dillerde, kimi kamu yönetiminde, kimi tıpta, kimi uluslararası ilişkilerde, kimi hukukta. Onlarla Fransa’da öğrenci, insan ve Türk olmayı konuşacağız. Bana yaşadıkları ülkenin geleceğini nasıl gördüklerini, kendilerini ne kadar Fransız hissettiklerini, karşı karşıya kaldıkları sorunları anlatacaklar.Ufuk Kocakaya: Türk toplumu entegrasyonu asimilasyon gibi algılayıp karşı çıkıyor. Türkler iki kültüre de sahip; ama bunun öneminin farkında değiller. “Türkiye ile Fransa arasında bir yerdeyiz. Oraya gidiyoruz yabancı, buraya geliyoruz yabancı” düşüncesi tamamen yanlış bana göre. Sahip oldukları iki kültürü de objektif ve pozitif bir biçimde gösteremiyorlar. Burada insanlar sabahın dördünde, beşinde işe gidip tam bir emir kulu halinde çalışıyor; Türkiye’ye gittiği zaman çok müthiş zengin imajı çiziyor, bu bana ters geliyor. Anadolu’dan çıkıp gelmişiz; ama artık Fransız vatandaşı gibi olmamız gerekiyor. Halen Fransız vatandaşlığını alırken ben Türklükten çıkıyorum zihniyeti hakim. Bir kültür zenginliğimiz var, fakat bunun farkında değiliz.

Arap zannedilmek…

İzzet Sarıoğlu: İlkokulda okuyan Türk çocukları annelerine, ‘Biz niye Noel’e hazırlanmıyoruz, evin içini süslemiyoruz?’ diye soruyorlar. Çünkü okulda tamamen Fransız kültürünün en güzel kültür olduğu anlatılmaya çalışılıyor. İnsanda bir tepki kimliği ister istemez oluşuyor. Paris’te gördüğünüz gibi olaylar oldu. Polis bir yabancı ile karşılaştı mı daha kolay durdurabiliyor. Mesela bir Fransız olsa, teni beyaz olsa o kadar kolay durdurmaz yani. Tenimiz beyaz olduğu için belki de bu yüzden doğrudan bir ayrımcılıkla karşılaşmadım.Abdurrahman Aslı: Şahsen büyük bir ayrımcılıkla karşılaşmadım. Yalnız üniversitede felsefe dersinde sözlü sınava girdim. Sınav normalde yirmi dakika sürüyor. Hoca bana 50 dakika ter döktürdü. Bunu adımın Abdurrahman olmasına bağlıyorum. Türk’üm ama ismim Arapça. İlk kez orada ayrımcılığı fark ettim.Ufuk Kocakaya: Yabancıların içinde Araplar çoğunlukta olduğu için Türkleri de aynı torbaya sokuyorlar. Onların yaptıkları üzerimize yıkılmak isteniyor. Ama bugün okula gittiğim zaman belki Fransız’dan önce yakınlık kuracak olduklarımız yine Araplar.

Arap kültürüne ilgi başladı

Cihan Aşık: Buradaki Türkler banliyö mahallelerde yaşıyor. Orada da Arapların sayısı daha yüksek olduğundan dolayı Türk çocuklar kendilerine model olarak ister istemez giysisiyle, konuşma tarzıyla Arapları alıyor. Onlar baskın çıkıyor. Onlar da Fransız toplumunda azınlık; ama bize karşı çoğunluk oluyorlar. Asıl azınlık biz kalıyoruz. Beş Arap’ın ortasında bir Türk kalınca mecburen onlara ayak uyduruyor. Fransız’dan çok Arap arkadaşımın olması bu yüzden. Fakat ben de belli bir yerden sonra mesafe koydum. Tabii bizim de onları aynı kefeye koymamamız lazım. Arapların arasında okumuşu da var okumamışı da. Bunları ayırmak gerekiyor.İzzet Sarıoğlu: Bizim birkaç dükkanımız var. Bayağı tanınmış hipermarketler. Müşterilerimizin çoğu Arap. Fransız da var yeni yeni. Birkaç senedir Fransızların Arapların kültürüne ilgi duymaya başladığını görüyorum.Abdurrahman Aslı: Fransa’da bazı mağazalarda Ramazan’dan önce bir reyon baştan başa Faslılara, Mağriplilere ait yiyecekler dizildi, satıldı; daha önce olmazdı. Büyük mağazalarda Kur’an ve diğer dinî kitaplar da satılıyor.Ufuk Kocakaya: Bugün Arap toplumu bizim gibi değil. Ne dinleri kaldı, ne dilleri, ne kültürleri. Sadece adları kaldı Müslüman. Fransızların sattığı dinî kitaplar, kendilerinin yazdığı kitaplar. İki-üç yıldır, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Müslüman Konseyi var. Konsey başkanı aracılığıyla kendi istedikleri şekilde bir din empoze ediyorlar. Başkan ‘Biz Fransız Müslüman Konseyi olarak kurban kesmiyoruz, siz de kesmeyin.’ diyor.Abdurrahman Aslı: Araplar gerçekten kendilerini koruyamamışlar. Tamamen asimile olmuşlar. Türkleri babaları zorla da olsa yine teravihe götürür, cumaya gider, Kur’an okumasını bilir. Bugün bizim başımıza Türkçe öğretmeni geliyor. Devlet bunu gönderiyor. İmam geliyor. Araplarda ise böyle bir şey yok.

Kanlı Noel beklentisi

Ufuk Kocakaya: Paris’teki olayları isyan olarak algılamıyorum. Okul ve cami yakmayı şüpheyle karşılıyorum. Benim gözümde bir provokasyon. Buradaki Arapların çoğu kendi arabalarını yakmışlar. Çünkü onlar için bir isyan değil, bir protesto, bir fantezi. Burada medeniyetler çatışmasının olmasını isteyenler de var. Onca provokasyona rağmen bekledikleri gibi olmadı. En son Lyon’a, bomba attılar. Dökülsünler sokaklara diye, kimse dökülmedi.İzzet Sarıoğlu: Olaylar devam ederse içinden çıkılmaz bir hal alır. Daha önce 6 bin araba yanmışsa bu kez 12 bin araba yanar. Belki süpermarketler yanar. Her yıl yılbaşında arabalar yanar zaten. Acaba bu yılbaşında neler olacak diye bekliyor herkes.Abdurrahman Aslı: İzzet’le birlikte fastfood sırasındaydık. Yemek alacaktık. Bir başörtülü hanımefendi sırada bekliyor. Sıra ona geldiğinde bir yaşlı Fransız geldi onun önüne geçti. 30 yaşlarında diğer bir Fransız, ‘Sen ne yaptığını zannediyorsun? Bu benim cumhuriyetim.’ diye karşı çıktı. Fransızların arasında böyle insanlar da var. Sırası gelen geçecek önce.Ufuk Kocakaya: Hiçbir zaman abime ablama, ‘abi, abla’ diye hitap etmişliğim yok. Bunu Fransız kültürüne bağlıyorum. Genelde Fransızca versiyonu isimleriyle sesleniyorum. Ablamın ismi Hatice. Ben ona Hatis diyorum.İzzet Sarıoğlu: Neredeyse Türkçeyi unuttuk. Kendi aramızda da Fransızca konuşuyoruz. Sanki Fransızca dili bizi çekiyormuş gibi. Abdurrahman Aslı: Hiçbir zaman kendi ailemde serbest olmadım yani. Babam şu saatte eve gelinecek dedi mi gelirim. Bu bende iç çatışmaya yol açmadı. Babam beni free bıraksaydı belki ben şu anda üniversite okumayacaktım. Şu anda benim yaşıtlarımın yüzde 90’ı liseyi bile bitirememiş durumda. Babam bize atari almazdı. ‘Ders çalışın’ derdi. Ama herkesin vardı mesela. O kadar free değildik.

Müslüman ülkelerden gelenlere bakış rahatsızlık verici

Semih Vaner, 24 yıldır Paris’te CNRS (Center National de la Recherche Scientifque) adlı özel statüsü olan çok büyük bir üniversiteye bağlı eğitim birimlerinden biri olan ve yabancı toplumlar üzerinde uzmanlaşmış CERI’de (Centre d’Etudes et de Recherches Internationales) görev yapıyor. Türkiye’nin dış ilişkileri üzerine çalışıyor. Son zamanlarda Türkiye, siyasi sistemi, daha çok siyasi partiler ve din siyaset ilişkilerini anlatan bir kitabı yayınlandı. Ayrıca Deniz Akagül ile birlikte ‘Türkiye ile veya Türkiye’siz Avrupa’ adlı bir kitap yazdı. Türk-Yunan uyuşmazlığı hakkında Türkçeye de çevrilen bir çalışması oldu. Sizinle Fransa’nın nereye gitmekte olduğunu konuşmak istiyorum. Konuştuğum insanların çoğu hem göçmen politikası açısından hem de siyasi ve ekonomik açıdan kötüye doğru bir gidiş olduğunu söylediler. Siz de kötümserlerden misiniz? Evet, Fransa çok sağlıklı değil bu aralar. Bu teşhisi paylaşmamak mümkün değil. Kısa ve orta vadede çok büyük bir bunalıma girmez. Bir tarihi var, siyasi gücü var. Önemli bir sanayi ve tarım ülkesi. Fakat biz şu aralarda daha çok hastalıklarını görüyoruz. İlk gelenler bazı şeyleri göremiyor. Benim gibi uzun yıllar içinde yaşamaya başladığı zaman, insanın bakışı eleştirel olmaya başlıyor. Bir aydın olarak sizi ne rahatsız ediyor? Tabii bizi her şeyden önce yabancılara, özellikle Müslüman ülkelerden gelenlere bakışı rahatsız ediyor. Fransa, 5 milyon gibi bir rakamla Avrupa içerisinde en çok yabancıyı barındıran ülke. Bunların konumu, örneğin Almanya’da yaşayan Türklerin konumundan daha kötü. Burada yabancı göçmenlerin çoğu, Fransa ile henüz görülmemiş hesapları olan Mağrip ülkelerinden geliyorlar. Almanya’da 3 milyona yakın Türk topluluğu var. Almanların becerdiğini Fransızların becerememesi sadece tarihsel nedenlerle açıklanabilir mi? Belki Fransız ekonomisi Alman ekonomisi kadar güçlü değil. Gerek Mağrip ülkelerinden gerek Kara Afrika’dan gelen göçmen işçilerin önemli bir kısmı sosyal bakımdan marjinalleşmiş durumda. Almanya’da göçmenlerin yaşadıkları yerler diğer mahallelerden filan farklı da olsa kentin içindedir ve büyük bir marjinalleşme söz konusu değildir. Fransa’da kentlerin etrafındadır ve endişe verici olduğu yıllardır belli oluyordu. Bir başka önemli konu, çoğu Fransızca bilir. Hatta Fransız’dır. Fakat Fransız toplumu ile bütünleşememiştir. Bütünleşemedikleri için onlar mı suçlu, yoksa Fransız devleti mi? Kuşkusuz Fransız devletinin büyük bir sorumluluğu var bu marjinalleşmede. Bütün mesele yeterince iş sahası yaratamamak ve eğitim hizmeti sağlayamamakta yatıyor. Bunun sonucu olarak suça yöneliyorlar. Yoksa onları suça yatkın diye suçlamak mümkün değil. Tabii son yıllarda, Cezayir, Tunus, Fas gibi ülkelerin Fransa ile ilgili olan geçmişinde yatan, halen su yüzüne çıkmamış, o kolonizasyon döneminden kalan sorunlar var.

O kadar çok yazıldı çizildi ki, iki ay önce olayların ilk patlak verdiği Paris’in doğusundaki banliyölerin adlarını da oralarda yaşanan sefalet tablolarını da artık ezberledik:

Clichy-Sous-Bois, Montfermeil, Aulnay-Sous-Bois... Kara derililer, Müslümanlar, işsiz güçsüzler, çeteler, dışlanmışlar, düşük kiralı sosyal meskenler yani HLM’ler... İstanbul’da, evimizde otururken Fransa’nın ötekilerini tanıdık, dışlanmışlıklarının kışkırttığı isyanlarını hissettik, İstanbul’da evimizde otururken belki bir araba da biz yakmak istedik onlarla birlikte. Fakat bu bölgelerde Türkler de yaşıyor. Ben asıl onları merak ediyorum. Montfermeil mesela. Güneş battıktan sonra gitsem oraya. Manzarayı karanlığın örtüsüne sarıp öyle seyretsem. Ki gördüğünün dehşetinden fazla yaralanmasın kalbim, insanlarla konuşmaya mecali kalsın. Ne bir park, ne bir spor salonu hiçbir sosyal tesisin olmadığı, dükkansız, büfesiz sokaklardan ürpererek geçsem. Gözlerim süslenmiş Noel ağaçları arasa. Saçmalama, buralarda “özhakiki” Fransızlar yaşamıyor diye uyarsam kendimi. Bir köşeyi dönünce uzun entarili Arap kadınlarını görsem, öteki köşede pamuklu sivitşörtlerinin kapüşonlarını başlarına geçirmiş, elleri ceplerinde gruplar halinde dolaşan bad boy’lar çıksa karşıma, gözlerimizin karanlığı tokuşsa, arabada olduğuma, yanımda gazeteden arkadaşlarım Kaan’ın, Ahmet’in ve Emre’nin olduğuna sevinsem. Bir blokunda yüzlerce ailenin yaşadığı on katlı, evden çok hapishaneyi andıran, ışıksız, yıkık dökük, bazı pencereleri duvarla örülmüş, masal artığı kocamış bir dev gibi yan yatmış, minicik balkonlarına çanak antenler takılı bir binanın önünde dursak. İçimizden birini arabamızın başında nöbetçi diksek. Yıkık merdivenlerden çıkıp içeri girsek. Bir grup zenci karşılasa bizi. Kim olduğumuzu sorsalar önce. Türk olduğumuzu söylesek, inanmasalar, Türkçe selam verin bakalım, diye test etseler bizi. Sınavdan başarıyla geçsek. Sıra neden burada olduğumuza gelse, ‘Türkleri arıyoruz bu binada’ desem, “Haa!” dese, başka ses çıkarmasa. Siz burada ne yapıyorsunuz diye soramasam, korksam, “Belli ki hem binaya gireni çıkanı kontrol ediyorsunuz, hem de ot satışı yapıyorsunuz” diye aklımdan geçirsem. Karanlık maranlık belki gözlerimden okurlar diye başımı öte yana çevirsem. Posta kutularını görsem. Üzerinde minik hoparlörleri fark ettiğim an onlardan boşluğa yayılan müziği de duysam, “e tabii bütün gece burada müşteri beklemek sıkıcı, müziksiz olmaz” diye düşünsem. Posta kutularının üzerindeki isimleri okusam. Oh mon dieu desem, Emre Erdinç ismine rastlasam. “Çıkıp kapısını çalalım” diye tuttursam. “Neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz, gidelim buradan” dese bizim Emre, daha önce gezdiği evlerdeki korkunç halleri hatırlatsa. Duymazlıktan gelsem. Ahmet beni desteklese.

‘Çocuğum Türk olduğunu unutmasın’

Adamın ziline bassak. Hiç de korktuğumuz gibi olmasa. İçeri davet edilsek. Minicik, eşyası tam, dağınık; ama tertemiz bir Türk eviyle karşılaşsak. Yirmi sekiz yaşındaki ev sahibinin hanımı ve iki çocuğunun “babasıgile gittiklerini”, sekiz yaşından beri bu bölgede yaşadıklarını, arabaların yanışını penceresinden bir film gibi izlediğini öğrensek. Türkçeyi öyle unutmuş olsa ki çocukken geçirdiği bir trafik kazası yüzünden okulu yarım bıraktığını, terzilik, video tamirciliği yaptıktan sonra binalara kapılar, kepenkler taktığını, ayda bin yedi yüz Euro kazandığını, bu eve üç yüz Euro verdiğini zorlukla anlasak. Bu kadar kötü bir evi bile aracılar vasıtasıyla bulabildiği için kendini mutlu saymasına, eşinin tahsil düzeyini hatırlayamamasına, bu bölgeden fazla dışarı çıkmadığına, çünkü burada kendini emniyette hissettiğine, gazete okumadığına, ara sıra televizyonda haberlere baktığına, kendisi Türkçeyi unutmuşken “çocuklarımın Türk olduklarını unutmalarını istemem” demesine üzülsek. Konuşacak fazla bir şey bulamasak, veda etsek. Clichy sous Bois’e geçsek. Hiçbir Fransız markasının gelemediği, bakkalıyla, eczanesiyle, restoranıyla Arapların, Pakistanlıların biraz da Türklerin konuşlandığı bölgede Ramazan ayındaki olaylar sırasında bütün camları aşağı indirilen Evim Möble’ye uğrayıp sahibi Sabri Arıcı ile konuşsak...

‘Türkiye’ye göç başlarsa şaşırmam’

Sabri Bey torna eğitimi almış. Pazarcılık yapmış, mezbahada çalışmış, şimdi iyi servis, düşük fiyat ve sağlamlığı esas alan iki mobilya mağazasıyla banliyölerde rakipsiz olduğunu düşünüyor. Arapların onun mağazasını hedef almalarını mahallenin en işlek caddesinde bulunmasına, vitrininin biraz gösterişli olmasına bağlıyor. Daha önce de camları kırılmış, arabaları çalınmış. Yılbaşında daha büyük olaylar bekliyor. Evi dükkanına 150 metre mesafede. “Fransızlar yabancılara ev vermiyor, zorunlu olarak burada oturuyorum.” diyor. Onun gibi siması, ismi ve teninden kaybedenler arasında ne yazık ki bir dayanışma olmuyormuş. Onunla konuşurken dinin bir çimento olamadığını düşünüyorum. Sabri Bey’in Fransızların Noel’ine karşı Müslümanların da Ramazan etkinlikleri düzenlemesi teklifi Arap esnaf arasında tepkiyle karşılanmış. Türklerle Araplar bayramlaşmazlarmış bile. “Sebep cehalet. Cahil insan ne yapar? Hem kendisine hem çevresine sıkıntı verir. Herkesin derneği kendine. Her grup kendi derneğinde toplanılmasını istiyor. Kimse kimsenin güdümüne girmek istemiyor.” diyor Sabri Bey.İş ahlakı bakımından Türkleri “en kepaze millet” diye eleştiren Sabri Bey Fransa’nın kalifiye olmayan kayıt dışı işgücüne göz yumarak işçi maliyetlerini düşürdüğünü, böylece Fransız işçinin taleplerini de yok saymış olduğunu anlatıyor: “Bizim mesela daimi mali müşavirimiz vardır. İşçilerimizin hepsi sigortalıdır. Ama Türk işletmelerinin çoğunlukla muhasebe kayıtları düzgün değildir. Bunun sebebi Türklerin hemen iş sahibi olmaları, vergi vermeden kısa sürede köşeyi dönmek istemeleri. Türkler yanlış yapıyor; ama Fransız hükümeti de yanlış yapıyor. Onların yanlışı bizi yok saymak. Onlar yok sayınca denetim hakkı da kalmıyor. Misal Fransa’da kağıtsız ikamet kesinlikle yasaktır. Ona rağmen, her iki senede bir yasa çıkarıp affediyorlar, bir yıllık evrak veriyorlar, yeniden düzenlemeye gidiyorlar. Bu ne demek? Buradaki o varlığı kabul ediyor aslında; ama ayrımcılığa da devam ediyor. Ucuz işgücünü kaybetmek istemiyor. İnşaatlarda en çok bu kepazelik. Adamın işletmesi vardır. beş tane işçi gözükür, yüz tane işçi çalıştırıyor. Bunlar bir senede şirketi kapatınca dünyanın parasını kazanıyor. Bunu devlet görmüyor mü? Baskınlar yapılmıyor mu, yapılıyor. Ama göz yumuluyor. Bu herkesin işine geliyor. Resmî ağız başka, uygulama başka.”sabri Bey, müşterilerinin çoğu Arap olduğu için onların zevkine uygun parlak renkli, iri desenli mobilyaları getirtmiş. Gösterişli dediği vitrine bakıyorum, g’sini bile göremiyorum, daracık, arka planı düz duvar, iki koltuk atılmış bu vitrin bile tepki çekip camları aşağı indiriliyorsa, durum vahim.. Mağazadan çıkarken Sabri Bey Fransa’da artık üretimin durduğunu, fabrikaların doğuya doğru kaydığını hatırlatıyor: “Türkiye’nin durumu şu an iyi gibi görünüyor. Böyle devam ederse insanlar Türkiye’ye döner. Tabii bizim en zorlandığımız konu çocukların eğitimi. Yoksa biz Türk milleti olarak çok fazla hesap etmeyiz. Hemen başka bir yere geçebiliriz.” diyor.

Kamyon almak için geldi, bir daha dönmedi

Gece ilerledi. Karnımız acıktı. Ocakbaşı adlı bir Türk kebapçısını açık yakalıyoruz. İçeride bir pano dikkatimi çekiyor. Üzerinde “Mutluluğun için dünyanı değil, kendini değiştir. Korkak insan herkesi suçlar. Bir gruba hükmeden adam akıllıdır. Ama kendine hükmedebilen adam alimdir” yazıyor. Sahibi Ahmet Eryılmaz’la tanışıyoruz. 11 yıldır buradaymış. Bir tane kamyon almak için uğramış. Geliş o geliş.Zor bir psikoloji, hem Türklüğüyle gurur duyacak, onu kaybetmemeye çalışacak, hem de Fransa’da yaşayan milletdaşlarıyla arasına mesafe koyacak. Çünkü buradaki Türklerin de Araplar kadar suça bulaştığını, hem kendi aralarında dolaştıklarını hem de birbirleriyle uğraştıklarını, Müslümanlığın örnek temsilcileri olamadıklarını düşünüyor. Öte yandan Türkleri pısırıklıkla, ayrımcılığa karşı isyan eden Araplar kadar cesur olamamakla suçluyor. “Türkler Cezayirliler kadar bir yiğitlik gösterip, kendilerini ifade etmiyorlar. Cezayirli gençlere helal olsun. Sonuçta hakkını savunuyor adam. Yoksa nasıl sesini duyuracak? Adam gidiyor bir iş alıyor. Diyor ki nedir adın, benim adım Muhammet. Hakim, Arap ismi, sana iş yok, diyor. Ben buna şahit oldum. Ama Türk gençleri onu dahi yapamıyor. Doğru dürüst Türkçe de konuşamıyorlar. Siyasi görüş ve mezhep ayrımı yapıyor, birbirlerini sömürüyorlar.” diyor.Dört çocuğu var. Hepsi okuyorlar. Okul ve aile değerlerinin çatışmasından rahatsız. Fransızlardan hiçbir zaman maddi zarar görmemişler: “Ama maneviyat olarak bizlere çok büyük zararları vardır. Öğretmenler ellerine imkan geçtikçe Türkleri ve İslamiyet’i kötülerler. Yahudilerden esirgemedikleri hoşgörüyü bize göstermezler. Burası laik bir ülke olmasına rağmen, benim çocuklarıma Müslüman olduklarını bile bile Noel’de evinize nasıl bir çam alacaksınız, baban ne düşünüyor, diye sorulabiliyor. Çocuk haliyle kendini suçlu ve dışlanmış hissediyor.”Ahmet Bey durumdan böyle şikayet ediyor; ama Türkiye’ye dönmek için de Fransa’nın vatandaşlığını alması, çocuklarının sürekli oturum iznine kavuşmalarını şart koşuyor. Demek ki zihninin arka planı çocuklarının vatanının aslında Fransa olduğunu söylüyor. Şu anda hemen dönemezmiş, Türkiye’nin siyasi istikrarı yokmuş, güvenemiyormuş. Diğer yandan hem Türklerle sıkı fıkı değil, hem de Fransızlarla görüşmüyor. Tam bir sıkışmışlık hali. İthal gelinler için Paris’in bir açık hava hapishanesi olduğundan bahsediyor. Bir mağazada bir Türk çiftle karşılaşmış. “Tesettürlü, dünya güzeli, hanım hanımcık.” diye nitelediği genç kadının kocasına “Selami hayatım şundan alalım mı?” diye sorduğunda, kulağı küpeli genç adamın “Ben hayat mıyım, doğru konuş.” diye karısını hırpaladığına tanık olmuş. Kız ezilip büzülerek “hayatım” demenin kötü bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyormuş. Adam hakaretlerinin dozunu gittikçe artırıyormuş. “Şu adamı bir evirip çevirip dövsem” diye düşünmüş; ama eşi mani olmuş: “Yazık ediyorlar Türk kızlarına. Burada gençlerin yüzde doksanı uyuşturucu kullanıyor. Çocuklar ailelerinin yanında ayrıdır. Evliler eşlerini ezer; Fransız kızlara kendilerini beğendirmeye çalışır. Halleri o kadar acıklıdır ki. Hani şu Türk televizyonlarında ‘Kadının Sesi’ gibi programlar var ya, orada anlatılanlar bunların yanında hava cıvadır.” Çıkışta tekrar panodaki yazıyı okuyorum. ‘Mutluluğu için ne dünyasını ne de kendini değiştirebilene, ne bir gruba ne de kendine hükmedebilene ne derler peki?’, diye soruyorum.

http://www.gencbilim.com/haber/haber_ozeldosyalar_goster.php?id=61

FRANSA'da Türk Olmak (SON BÖLÜM)

Sadık Balcı, ilkokul mezunu.Rize’de çay toplarken kendini birden ithal damat olarak Fransa’da buldu. Zengin olurum diye heyecanla geldi; ama umduğunu bulamadı.

22 yıldır Strasbourg’da yaşıyor. Belediyenin Aviator semtinde Çingeneleri göçerlikten kurtarmak için yaptırdığı evlerin ihalesine 11 Türk firması ortak olarak girmiş, Sadık usta dış cephe kaplamalarını üstlenmiş. 95 bin Euro’ya mal olan her evden kendisine vergisi çıktıktan sonra 2 bin 100 Euro kalıyor. 84 ev yapacak böyle, 15 tanesini yapmış. Fena iş değil; ama her zaman çıkmıyor böyle iş. Fransız televizyonunu izlemiyor, gazetelerini takip etmiyor, 22 yılda bir kere sinemaya gitti. O da bir Amerikan filmiydi. Restoran deyince McDonald’s’ı anlıyor. Sendikalı değil. Dişlerinde eksikler var. “Beni rahatsız etmiyor” diye yaptırmıyor. Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyor, artık kendini her şeye rağmen “Fransalı” sayıyor.

İthal damat olmanın sıkıntılarını yaşadın mı?

Benim için en büyük sıkıntı şu yazma ve okuma meselesi. Yazıp okumayı bilsem hanıma muhtaç olmadan kendi işimi kendim yürüteceğim. Ama şimdi hanıma muhtacım.

Dolayısıyla evde patron hanım mı oluyor?

Paylaşamıyoruz patronluğu. O diyor ki ben patronum. Ben diyorum ki işi ben yürüttüğüme göre patron benim. Sen diyorum benim peşime takıl, bana yardımcı ol. O da diyor ki sen yeni geldin. Bir şey bilmiyorsun. Ben uzun zamandan beri buradayım. Ben buraya geleli 22 yıl oldu; ama o 8 yaşındayken geldiği için benden 12 sene kıdemli yani.

Bu, aile ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Ben bir tarafa çekiyorum, o bir tarafa çekiyor. Onun için de sıkıntımız oluyor. Mesela bu sabah kağıt işleri vardı (muhasebe demek istiyor). Üç haftadan beri halledemedik. Neden, ben iyi Fransızca bilmediğimden dolayı.

Niye 22 yıldır öğrenemedin? Ayıp değil mi?

Çok ayıp tabii de. Ben şimdi devamlı aklımı işe verdiğim için pek fazla dilimi geliştirmeye zaman ayıramıyorum. Benim durumumda çok Türk erkeği var. Yani devamlı hanıma muhtaç durumda yaşıyorlar.

Öfkelerini kadınlarını döverek mi gösteriyorlar?

Olabilir. Beş yıl oldu, depresyona giriyordum, çok sıkıntım vardı, ben bir iki kere dövdüm. Bundan sonra zannetmiyorum döveceğimi. Dövmekle hallolmadı bir şey. Dövmek acizlik.

Neye kızmıştın?

Ben gözüme bir işi kestirmişim, bir şey yapmak istiyorum. O devamlı engel oluyor ve bir de çocukları kendi tarafına alıp bana kışkırtıyor. Beni frenlemek istiyordu o zamanlarda. Ben de işe girmiştim, yarıda bırakamazdım. Bunu ona anlatamayınca, o da devamlı sağda solda babamdan, kardeşimden yardım istemeye başlayınca dövdüm bir iki sefer. Beni engelliyordu. Benim iş yapma kabiliyetim vardı. Ben 12 sene bir Fransız firmasında çalıştım. İnşaat, aynı bu işti yine. 12 sene içinde mesleği çok iyi öğrendim. Ben emir altında çalışmayı istemiyordum. Kendim bir şeyler yapmak istiyordum. O da böyle bu çevreyi göremiyordu. Göremeyince de işçi olarak orada kal diyordu, beni sınırlandırıyordu.

Dövünce ne oldu?

Gitti, eve polisleri çağırdı. Aslında ben bir tane vurmuştum. Ama düşmüş mü ne yapmış, gözü şişmiş. Polisler eve geldi. Seni asarız, keseriz, sınırdışı ederiz dediler. Sonra polislerle de arkadaş olduk yani. Durumu düzelttik. Senin karın cebbar, akıllı, herkese yardım ediyor.

Onunla gurur duymuyor musun?

Benim hanımın bir şeyi var. Birileri bir şey söylüyor, hemen o tarafa yönleniyor. Yani evi unutuyor, beni unutuyor. Birine yardım diyelim. Dış taraftan birileri gelsin. Desin ki şurada bir mazlum var, düşmüştür. Yardım edilecek, hemen koşar. Beni unutur. Aman bu bey burada bekliyor da demez. Çocukları okutalım, yüksek yerlere gelsinler, büyük insan olsunlar. Ama zamanımız olursa başkalarına zaman ayıralım. Böyle bir şey yok. Sanki oraya mıknatıs gibi bir şey çeker, hemen koşar gider.

Ama dil bilen, yol yordam bilen az kadın var. Birilerinin bunu yapması lazım. Bunu takdir etmek lazım değil mi?

Takdir etmem lazım da onsuz bütün kağıt işlerim aksıyor. İnşaat sektöründe Türkler arasında rekabet çok. Ama beni çok fazla etkilemiyor. Benim rakibim pek yok. Yani benim işimi yapan yok. Duyuyorum ki Türkler rekabetten dolayı parayı kırıyorlar. Bazıları o paraya çalışılmaz diyor. Vergiler çok ağır burada. Ben onlara değil, önüme bakmak istiyorum. Ama arkadan çok vergi var. Bilmem bu kadar vergiyi nasıl buluyorlar, nereden buluyorlar?

Sen iş açısından eşine bağımlısın. Allah korusun ona bir şey olsa sen burada işini nasıl sürdürürsün, ne yaparsın?

Eşime bir şey olsa tahminim ben bu firmayı kapatırım. İşçiliğe dönerim. Çünkü burada çok şey kağıt ile dönüyor.

Fransızca bilen başkasıyla evlenmez misin?

Bilmiyorum. Hanıma, bazen kızdırmak için ‘Benim Fransız sekreterim, bana iyi bakıyor. Müsaade et, evleneyim’ diyorum. O da bunu ciddi zannediyor. Bir taneyi zor kaldırıyoruz. Zaten ömrümüz kısaldı. 45 yaşına geldik. 10 sene daha normal yaşarsak ne ala.

Kendini ne zaman Fransız hissediyorsun?

İş hayatımda şantiyelerde kendimi Fransız hissediyorum. Ama bazı dairelerde insanların bakışları veya tavırları bana yabancı olduğumu hissettiriyor.

Türkiye’ye izne gittiğin zaman seni ne rahatsız ediyor?

Memlekete gidince yapılmayan veya yarım yapılan, işçiliğe çok özen gösterilmeyen işler beni rahatsız ediyor. Keşke diyorum buradakiler Fransa’ya gelip bir görseler. Fransa’dan öğrendiğim en güzel şey bu çalışma prensipleri. İşi olması gerektiği gibi yapmayı çok seviyorum.

Strasbourg’da bir yardım meleği

Adı Meryem Balcı. 42 yaşında. 34 yıldır Strasbourg’da yaşıyor. Muhasebe okudu. Babası cam işçisiydi. 12 yaşından itibaren sokakta, hastanede, mahkemede, okulda Türklerle Fransızlar arasında tercümanlık yaptı.

Onun da kocası ithal damat. İki çocuğu var.

Savcılığın bir yan organı olan mağdurlara yardım derneğinde görev yapıyor. Hem davalılarla mahkemeler arasında köprü rolü oynuyor hem de eziyet gören, çocukları kendilerinden koparılan kadınların psikolojik ve hukuki destek almalarına, dil öğrenmelerine yardımcı oluyor.

Birçok kadının evde çaresiz bir şekilde oturmaktan kurtulup çalışmalarına vesile olmuş. Dinlerarası diyalog, kermes vs. gibi Türk etkinliklerine ilkokul, ortaokuldaki Fransız hocalarını çağırdığında onlar koşarak geliyorlar.

Politikaya girmeyi düşünüp düşünmediğini merak ediyorum. Türkler için iyi bir rol model olabilir. Sosyalist parti teklif etmiş; ama o ‘düşünmüyorum’ demiş. Meryem, Rize şivesini yitirmemiş, Fransızcası mükemmel. Kimin yardıma ihtiyacı varsa ona koşuyor. Kendini aşmış bir Laz bacısı. Belediye başkanının verdiği bir yemeğe davet edilmiş.

Eşi “Utanmayacak mısın, tek başı kapalı sen olacaksın o resmi yerde?” diye şaşırmış. “Neden utanayım ki? Beni nasılsam öyle kabul ettiler zaten. Gittim yemeğe. Kimse yan bakmadı bana, örtüme tek laf edilmedi.” diyor.

Bir başka yemekte bir Türk ‘Neden gidip Fransız derneklerine çalışıyorsun da Türk derneklerine gelmiyorsun?’ diye sormuş. Şöyle cevap vermiş: “Siz beni türbanımla kabul etmiyorsunuz da ondan.”

Türklerin ona bakışını da şu sözlerle özetliyor: “Türkler bana diyorlar ki, ‘Sen bir Fransız gibi kiliseye, cenazeye neden gidiyorsun? Kendine güvenebiliyor musun?’ Yani din değiştiririm diye korkuyorlar.

Bu onların kendi güvensizlikleri. Peygamber Efendimiz bir Yahudi’nin cenazesine nasıl saygı göstermişti unuttun mu? İlk gittiğim bir cenazede bir Fransız geldi yanıma. ‘Biliyor musunuz ilk defa başı kapalı bir bayan gördüm ve çok memnun oldum.’ dedi. Onun o söylemesi yetti yani bana.” Anlaşıldığı gibi, kendilerinden biri de olsa Türk kadınının, onların yapamadığını yapması, toplumla kaynaşması, aktif bir şekilde çalışmasını hazmedemiyor Türkler.

Meryem onlara kendi yetersizliklerini gösteren bir ayna oluyor. Ama o, güçlü kişiliği nedeniyle bunu problem yapmıyor. Belki Fransa’da değil Türkiye’de okusaydı bu kişiliği baskı altına alınacaktı. Nitekim beni haklı çıkaran şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Benim on yıldır ehliyetim var. Türkiye’ye gittiğimde arabayla gezecek olsak diyorlar ki: ‘Ya nasıl oluyor, siz tek başınıza nasıl gidiyorsunuz?’ Ben Fransa’da bazen 1.000 kilometre yol yapıyorum. Uzak yerlere tek başıma gidiyorum. Diyorlar: ‘Ya nasıl gidiyorsun? Olamaz. Belki araba bozuldu, belki bir şey oldu. Kadın başına gidemezsin’. Çok şaşırıyorum. Türkiye’ye bir hafta gezmeye gittim. Ev eşyasına olsun, kıyafetlerine olsun ne kadar çok önem veriyorlar. Bizim burada her sene bir mobilya alayım gibi bir düşüncemiz yok. Tek istediğimiz huzur.”

Kocası Sadık Bey halasının oğlu. İnşaatçı. Binaların pimapen işlerini yapıyor. Peki kendisi nasıl çözmüş problemleri? “Ben her şeye ‘he ya’ demem. Bazen sana söylenilenin tam tersini yapmak gerekiyor bence. Bazen bana diyordu ki: ‘Sen sakın beni geçmeye bakma, arkamdan gel’. Öyle bunaldığım günler oldu ki, ehliyetim olmasaydı, okumamış olsaydım, evde otursaydım daha güzel olurdu demeye vardırmıştım işi.

Beyim ‘Ben sensiz yapamam’ der her zaman. İş konusunda anlaşamadığımız olur. Mesela bu inşaat malzemelerini koyduğumuz depoyu aldığı zaman ‘Bura bize çok büyük; burayı almayalım.’ dedim. Sonra beyim tamamen işyerini satmak istiyor. Bazen daralıyor. Fransa’nın en büyük yükü vergiler. Şimdi bize gelen deponun vergisi 4.200 Euro senelik. ‘Satalım, başka iş yapalım’ diyor. ‘Ben ölürsem ne yapacaksın?’ diyor. Ben de ‘Sen yeter ki öl’ diyorum, ‘bana bir şey olmaz’ diyorum. Ölümü hiçbir zaman istemeyeceksin. Burayı satarken bile başımıza belki başka bir hal gelir diyorum. Altı yıl daha sabretsek buranın mülkü tamamen bizim olacak. Şimdi ayda 1.200 Euro ödüyoruz.”

Fransa’daki Türklerin iş hayatları ve içinde yaşadıkları toplumla bütünleşmeleri açısından Almanya’nın 20 yıl gerisinde kaldıkları rahatlıkla söylenebilir.

Türkler Fransa’da daha çok inşaat sektöründe yoğunlaşmışlar. Bu alanın dışında kimler var, deyince karşıma Fransa Aktif Türk İşadamları Derneği çıktı. İşçi yardımlaşma derneği ile, ithal damat ve gelinlerle, inşaatçılarla, öğrenci ve akademisyenlerle konuşup işadamlarını es geçemezdim.

Paris’te bir büroda toplantı yapacaklarını öğrenince, birkaçıyla konuşma fırsatı yakaladım. Derneğin henüz bir yıllık bir geçmişi, aktif olarak çalışan 50 üyesi var. Fransa’ya ilk göçün 1972’lerde başladığını hatırlarsak biraz geç kaldıklarını düşünebiliriz. İşçi ya da öğrenci konumundan işveren statüsüne geçmeleri uzun yılları alsa da, şimdiki hedeflerinden etkilenmemek mümkün değil. Onlar da başlangıçta yeterince para biriktirip, ya da öğrenimlerini tamamlayıp Türkiye’ye dönmek istemişler.

Vatana en kötü ihtimalle “uçağın altında” yani tabutla döneceklerini düşünüyorlarmış. Yıllar önce bir gün Fethullah Gülen’in yolu Paris’e düşmüş. Bugün derneğin faal isimlerinden biri kendisine uçağın altında da olsa Türkiye’ye dönme arzusundan bahsedince Gülen “Hayır” demiş: “Sizler buralısınız artık, mezarlarınızı buradan almalısınız. Fransa’da hayat buluyorsunuz, diriniz gibi ölünüz de burada kalmalı.” O kadar sarsıcı bir cevapmış ki, o an itibarıyla beyninde keskin bir u dönüşü olmuş, uçağın altını da üstünü de unutmuş ve bütün enerjisini Fransa’ya vermeye başlamış.

İş kurmak için 25 belge

Türklerin küçük esnaflıktan işadamlığına giden serüvenlerinde, dernekleşip Türk, Fransız, Arap demeden aynı göğün altında birlikte nefes aldıkları tüm Fransız vatandaşlarına hizmet etme gücünü almalarında bu felsefe var: Sadece kendinize değil herkese hizmet vereceksiniz. Derneğin koordinatörü Tamer Bayraktar’dan öğrendim; derneğin çatısı altında İdef adlı bir Fransız firmasında çalışırken 4 yıl sonra bu Fransız firmasını komple almış, yüz kişi çalıştıran biri de var. Fransa’ya eğitim için gelmiş, bilgisayar mühendisi olmuş ve buradaki resmî dairelere yazılım olarak en büyük hizmetleri sunan biri de...

Türkler yavaş yavaş turizm sektörüne ve emlakçiliğe kayıyorlar. Fransa’da emlak ajansının onayını almadan ne işyeri tutabiliyorsunuz, ne eviniz olabiliyor. Mutlaka bir ajans bütün dokümanlarınıza bakacak, ‘siz bu kirayı verebilirsiniz’ veya ‘bu evde kalmaya layıksınız’ diye size beyanda bulunacak. Şu anda bu işi yapan Türklerin sayısı on beş. Tabii beş yüz bin Türk için az. Ama işyeri ya da evlerini kiraya vermek isteyen Fransızların başvuru kağıtlarının bir köşesine “EA” yani ‘yabancıya vermeyin’ işareti koydukları hatırlanırsa yine de on beş Türk emlakçisi umut demek.

Madalyonun arka yüzünde, Fransızların bu ayrımcılığını kışkırtan bir durum da var. Türkler dahil tüm yabancı gruplarda iş ahlakına uygun davranmayanlar çoğunlukta. Vergi kaçırmak için iki yıldan sonra şirketini bir başkasına devredip devlete ödeyeceği 150-200 bin Euro’luk parayı ceplerine indiriyorlar. Ve sonra bir şirket daha kuruyorlar, tabii bu kez eşlerinin üstüne. Bu durumda Fransızlar da kendilerini apartmanı ile, şirketi ile, kişiliğiyle yabancılardan soyutluyor.

İlk zamanlar Fransa’ya gelen Türklerin bir imzalı kağıtları hem senet, hem itibar olurmuş, bütün işlemlerini o kağıtla yaparlarmış. Bugün Fransızlardan üç dört tane belge isteniyorsa Türklerden yirmi beş tane belge istiyorlar. Tabii bu ayrımı hak etmeyen dürüst iş yapan Türkler bu durumdan zarar görüyor. Kredi almak için bir imza yetiyorken, şimdi ev, araba, maaşınla ilgili garantiler, kefiller, üç yıllık deneme süreleri gerekiyor.

Tabii sahtekârlar hemen savunma mekanizması oluşturup yaptıkları hatalara bahaneler buluyorlar. Türkiye’de vergi vermeye alışmamışlar. Fransa’da uzun yıllar kalmayı planlamış, bu yüzden ‘Kazandığım 300 Euro’nun yarısını neden vereyim ki Fransa’ya?!’ diyorlar.

Tamer Bayraktar’a, “Ayrımcılık uygulanan birden fazla grup var. Neden aralarında dayanışma değil de gerilim oluyor?” diye soruyorum. “Olamaz; çünkü Afrikalılardan, buradaki diğer yabancılar kendilerini ayırmak istiyor. Onların araba yakmak, telefon kulübesi kırmak gibi şık olmayan tepkilerine ortak olmak istemiyorlar.” diyor. Telefon kulübelerini kırdıklarını duymamıştım. Tamer Bey açıklıyor: “Her on günde bir her mahallenin telefon kulübesi kırılır. Fransız hükümeti de onu cezalandırmaz. Yani sen madem kırıyorsun, telefon kulübesiz kal sen kardeşim, demez. O telefon kulübesini o hafta yeniler. Benim mahallemin köşesindeki telefon kulübesi 15 günde bir parçalanır. Buna rağmen Fransız devleti oraya polisle gelip de bunu kim yaptı gibi bir araştırmanın içine girmez.”

Kendisini Fransız hissediyor

Mehmet Özen: 25 yıldır Paris’te yaşıyor. Erzurum Atatürk Üniversitesi Fransız Filolojisi mezunu. Mastır yapmak için geldiğinde Paris’te Türklerden fazla dil bilen yoktu. O da öğrenim sonrası hayatına tercümanlık ve muhasebecilikle başladı. 85’te Türkiye’de tekstil ticareti yapan bir tüccar ile ortak bir şirket kurdular ve 17 yıl tekstil ithalatı yaptılar. İki sene önce Çinliler piyasaya girince Türkiye’den mal getirmek ilginç olmaktan çıktı. Bunun üzerine kendi özel işini kurmaya karar verdi.

Bugün, Paris’in daha çok Yahudilerin yaşadığı 20’inci bölgesinde kuru temizleme ve elbise tamiri yapan iki dükkanı var. Kısa zamanda zengin olma düşüncesiyle ticaret yapmadı. O nedenle müşterileriyle ilişkileri çok olumlu. Para kazanmayı ikinci plana attı, Fransızlarla dostluk kurmak, Türk işadamının nasıl olduğunu, Türklerin nasıl bir karakterde olduğunu göstermek gibi bir misyon yüklendi.

Bugün bazı Fransızlar “Ben Fransızlığımdan utanıyorum, sizin yapmış olduğunuz servis karşısında. Bir Fransız bunu yapmaz. Biz hep kendimizi düşünürüz.” demeye başladı. Peki ne yaptı da onları böyle etkiledi? Ufak söküklerin tamiri ve papyon gibi küçük parçaların temizliği için ücret almadı. Bu kadar olağan bir şey, 1 Euro da olsa verdiği hizmetin parasını eksiksiz isteyen Fransızların gözünde olağanüstü soylu bir davranış olarak görünüyor. Piyasada adı duyuldu ve uzak bölgelerden dahi iş almaya başladı.

Mehmet Bey’e göre Türkler arasındaki en üzücü durum, karşılayamayacakları angajmanlara, lüks harcamalara girip sonra onu telafi etmek için sahtekârlığa tevessül etmeleri. “Altımda Mercedes’im olsun, ama cebimde param olmasın, önemli değil” diyen hemşehrilerinin aksine, 5 bin Euro’luk araba alma imkanı olduğu halde mütevazı bir yaşam sürüyor.

Göçmen grupları arasında dayanışma olmamasını birbirlerine ekmek kaptırmaktan korkmalarına bağlıyor ki bu hiç de Müslüman’ca bir yaklaşım değil. Çünkü rızkın kefili Allah’tır, diyor.

Kendisine düzenli olarak iş getiren insanları muhtaç olduğunu düşündüğü başkalarıyla tanıştırıyor, gelen işleri zor durumda olanlara da aktarıyor. Komiserinden milletvekiline kadar her seviyeden çok sayıda Fransız arkadaşı var.

Artık kendisini bir Fransız hissediyor. Nitekim hisleri karşılıksız kalmamış. Bölge valiliğinden örnek işadamı, örnek vatandaş madalyası almış. Fransızlara iş veriyor İşyerlerinde Türk ve Faslıların yanı sıra Fransızlar da çalışıyor. “Beni en çok gururlandıran şey, onların memleketinde onlara iş vermek. Ben şu millet bu millet, şu dinden bu dinden ayrımı yapmam. Kim güzel çalışırsa benimle kalır. Eskiden yabancıların yaptığı iş farklıydı, Fransızların farklıydı. Ben dedim, bir gün bu Fransızların yaptığı işi yapacağım. Çok şükür bunu başardım.” diyor.

Türkiye’de kalmış olsaydı işinden evine gelip giden, geçim sıkıntısı çeken sıradan bir öğretmen olarak kalacağını düşünüyor: “Fransa’daki şartlar beni işadamı yaptı. Türkiye’ye ve buradaki çoğu vatandaşlara faydalı olmamı sağladı. Ben çok zor şartlarda okudum. Belli bir seviyeye gelirsem zor durumda olan talebeleri okutmak istiyorum, demiştim. Bugüne kadar Türkiye’de bir doktor, bir mühendis, bir öğretmen, bir de hemşire yetiştirdim. Allah’a bin şükür.

Çok kültürlülüğü tanıdım burada. Değişik milletlerden işadamlarıyla tanıştım. Dünya görüşüm gelişti. Biz buraya iki maksatla geldik. Birisi ekonomik, birisi manevi. İkisine de ulaşmış vaziyetteyiz. Yarın öbür dünyada sordukları zaman gittik, biz hizmetimizi yaptık diyeceğiz.”

Mehmet Bey bundan sonraki hedeflerini de işadamları olarak güç birliği yapmak, Fransa’da yeni yetişen gençlere iş imkanları sağlamak, onların önünü açmak olarak açıklıyor. “Dürüstlüğümüzü, çalışkanlığımızı Fransızlara göstermemiz lazım. Ben Fransızlığımdan gurur duyuyorum. Yeni neslin de böyle hissetmelerine yardımcı olacağız.” diyor.

‘Çocuklarımız esnaf olmasın’

Necati Çertel. Fransa’da doğdu, 31 yaşında. Otomobil teknikeri. Fransa milli eğitiminde yedi yıl öğretmenlik yaptı. Geçen seneden bu yana hazır mutfak yapıp satıyor. “Fransa nereye gidiyor?” sorusunu şöyle cevaplıyor: “Fransa’nın yabancılarla alakalı problemini inşallah yaptığımız çalışmalarla çözeceğiz. Diyalog hizmetleri başladı. Afrikalıların yaptığı, kırma yakma işlerini Müslümanlığa bağlıyorlar. Biz bu imajı kıracağız. ‘Müslümanlık bu değil!’ diyeceğiz. Bunun için özel okul açıp hem yabancıları hem Fransızları eğiteceğiz. Özellikle Kuzey Afrikalı halka kendimizi göstermemiz lazım.”Mehmet Bozaoğlu. 1986’da geldi. Tekstil işiyle uğraşıyor: “Bizim bire bir Türk toplumu olarak Fransa ile ilişkilerimiz çok zayıf, bir türlü bunu yırtamadık. Şimdi tek amacımız bunu geliştirmek. Çocuklarımızı en üst seviyede okullara gönderebilmek. Çocuklarımız esnaf olmasın. Bürokrat olsun, en azından öğretmen olsun. Üç çocuğum da özel okula gidiyor. Bazı Türkler çocuklarına yatırım yapacaklarına paralarını ev ve dükkan almaya harcıyorlar. Halbuki çocuğun eğitimine para harcamaları lazım. Yarın bir gün bu çocuk kendisini kurtardığı zaman senin malına zaten ihtiyacı kalmayacak. Fransızlarla aram gayet iyi. Okul müdürüne, banka müdürüne bir davetiye gönderdim Mevlevîlerin bir gecesi için, seve seve geliriz dediler. Daha önce mesela Zaman gazetesinde bir iftar yemeği vardı, Fransız komşularımı getirmiştim. Kadına sordular işte röportaj yapılırken Samanyolu TV’de. ‘Türkleri nasıl tanıyorsunuz?’ dendi. Ben mesela o gün çok gurur duydum. Dedi ki: ‘Ben Türk olarak bir tek bu aileyi tanıdım. Bütün Türkleri de böyle tanıyorum artık.”

HİLMİ ÇALIŞKAN:

Türklerdeki vizyon hiçbir millette yok Hilmi Çalışkan. Derneğin başkan yardımcısı. 1977’den beri Fransa’da. İstanbul’dan geldi. Mesleği terzilik. Perakende bayan giyimi ticareti yapıyor. Detay mağazalarının sahibi. Bir de mülk alım satımıyla uğraşıyor. Ayrımcılıkla hiç karşılaşmamış. Sadece ilkokulu Fransa’da okuyan daha sonra Türkiye’ye dönen 22 yaşındaki oğlu tekrar Fransa’ya dönmek istediğinde büyük zorluklar yaşamış. Valilikte büyük bir taşkınlık yapıp ‘kendimi yakacağım’ diye tepki vererek, skandal yaratma tehdidinde bulunarak bu sorunu çözmüş. “Fransa iyiye mi gidiyor, kötüye mi?” sorusuna “Kötüye gidiyor. Türkiye’nin AB’den alacağı hiçbir şey yok. Onların bizden alacağı çok şey var. Türklerdeki vizyon hiçbir millette yok. Daha yeni yeni uyanıyoruz. Başlangıçta vasıfsız insanlar gelmiş; ama şimdi vasıflı insanlar yetişiyor.” diyor.

NEVZAT CEYLAN:

Fransa bize aş verdi, borcumuzu ödeyeceğiz Nevzat Ceylan. 20 yıldır Fransa’da yaşıyor. Yozgatlı. Sosyal bilimler fakültesi mezunu olarak, mastır yapmak için geldi. Sonra doktora, evlilik derken süreç uzadı. 94’te Türkiye’ye döndü; fakat şartları çok değişmiş gördü. Fransa’da yaşamaya karar verdi. On beş yıl mali müşavirlik yaptı. Şu anda hazır giyim üzerine çalışan uluslararası bir şirketin Fransa ayağının müdürü. Dönmeye niyeti yok. O da “Buranın insanına hizmet edelim, burada gömülelim” diyenlerden. Fransa’da iyi eğitimli bir göçmen toplumunun oluşmasının hem Fransızlar hem de Türkiye için kazanç olacağını düşünüyor. “Paris’in banliyösünde bir yer satın alındı. Herkese açık bir okul olacak. Lyon’da da okullaşma için aktif bir şekilde çalışıyorlar. Fransızları seviyoruz, Fransa şu veya bu şekilde bize kucak açtı. Vefa borcumuzu ödemek istiyoruz.” diyor.

Bugün size K'yı anlatacağım. Suretini saklamamı istedi benden. O yüzden Türkiye'de K iline bağlı Ö köyünde doğup Fransa'ya gelin gönderilen bir Türk kızı olduğunu belirtmekle yetineceğim.K, Avrupa Türklerinin en büyük sosyal yaralarından ithal gelin-damat trajedisini temsil ediyor. Onun durumunda binlerce kadın var. Araştırmalar, Fransa'da yaşayan Türk kızlarının yüzde 98'inin, erkeklerin yüzde 92'sinin Türkiye'den evlendiğini söylüyor. Almanya'da ise bu şekilde yapılan evliliklerin oranı yüzde 60'ı aşmış durumda. Belçika'da her yıl bin 300 kişi evlilik yoluyla Belçika vatandaşı oluyor.

K ile tanışmak, sadece Avrupa'yı değil, Türkiye'yi de anlamak demek.23 yaşındaki K ile Strasbourg'da, bomboş denecek kadar az eşyalı; ama başından geçen onca olaydan sonra kendini güvende hissettiği bir apartman dairesinde konuştum. Günün birinde yapımcılar Avrupalı Türklere dair dizi film çekmek isterse, işte senaryosu.

Ona ölen ablasının nüfus cüzdanını vermişler, doğar doğmaz dört yaş birden yaşlanmış. Köyünden hiç çıkmamış. Liseyi bitirdiği yıl henüz 15'indeyken onu Fransa'da araba tamirciliği yapan birine sözlemişler. Babası köyün ağasıymış; “Ölmeden evvel evlendiğini görmek istiyorum.” demiş. Sözünü kimse dinlemezlik edemezmiş. Kırk gün sonra babası ölmüş. Annesi, “Artık geri dönemeyiz. Babanın verdiği söz yerine gelecek.” demiş. K “Bunu bana yapamazsınız.” dese de kimse onu dinlememiş.

Evden dışarı çıkması yasak

K, kayınvalide ve kayınpederin “gardiyanlığını” yaptığı bir “hapishane evde” yaşamaya başlamış. Eşi de kendisi gibi anne-baba lafından dışarı çıkamayan biriymiş. K'ya eski Türk filmlerini aratmayan eziyetler yapıldığında hiç sesini çıkarmamış. K'nın görümcesine damat almak için Türkiye'ye gittiklerinde K hamileymiş. Kayınvalidesi artık kendi malı saydığı K'nın, annesine selam bile vermesini yasaklamış. K, Fransa'da çektiği çileyi annesinden gizlemiş. Ablasından yardım istediğinde “Karnında beben var, çileni çekeceksin.” cevabını alınca tekrar çaresiz Fransa'ya dönmüş. Ve tabii aşağılanmaya, yok sayılmaya devam etmiş. Kendi kararlarını kendileri vermeye başlarlar da Fransızlara benzerler diye korkuyormuş kayınvalide. Öyle ki oğlu ile gelinin anne ve babalığını da almış ellerinden. K'nın kızı babaannesine anne, büyükbabasına baba der olmuş.

Görümce ve ithal damat olan eşiyle aynı evde kalıyorlarmış. Evin bütün işleri, çalışan görümcenin bebeğine bakmak dahil K'ya aitmiş. Fransızca öğrenmek şöyle dursun, Türkiye'deki annesine telefon açması yasakmış, annesi aradığında da konuşturulmuyor, “Kızın burada yok” deniyormuş. Evden dışarı çıkması yasakmış. Dört sene içinde iki sefer sokağın karşı tarafındaki dükkana gidebilmiş.K, isyan ederse babasının ruhunu taciz edeceğini düşünmüş. Hiç değilse ayrı eve çıkabilselermiş. Eşi bu fikri annesine açtığında çocuklarının yüzünü bir daha göstermemekle, sütünü helal etmemekle tehdit etmiş. Kayınvalide bu kez K'yı oğluyla arasını açmakla suçlamış.

K'nın yanında oğluna falancanın gelininin hem dayak yediğini, hem de kuzu kuzu işini yaptığını hatırlatıyor, “Bir tokat aşketmediğin senin avradın şunu alıp şuraya koymaya nazlanıyor.” diyormuş. Gündüz 11, gece 8 nüfusun işini gören K'nın sıcak su musluğunu açması da yasakmış. “Küçük tuvaletin gelince bekleyeceksin, büyüğün gelinceye kadar. Her girişte sifonu çekmeyeceksin!” deniyormuş ona. Elektrik su faturası geldiğinde 'sen harcadın, sen öde' diye önüne atıyorlarmış.K, bunları bana anlatırken zaman zaman kelimeleri unutuyor. Unutkanlık yapan antidepresan haplarla ayakta durduğunu öğreniyorum: “Böyle sağlam durduğuma bakma, iyi değilim ben. Sonunda delirttiler beni. Duvarlarla konuşuyordum. Durmadan ağlıyordum. Allah'tan yardım istedim. Beni anneme kavuştur, ölmeden onu bir daha göreyim, dedim. Allah duamı kabul etti; ama bu kez kızımı kopardılar benden.”

Bu yetmiyormuş gibi onu Türkiye'ye postalamışlar. K'ya kurulan şeytani tuzağı da anlatacağım; çünkü bunlar başka ithal gelinlerin de başına geliyor.

Eşinin olmadığı bir gün ondan bir kağıda imza atmasını istemişler. Çocuğun okula yazdırılması için gerekli demişler. “Söz, akşam olsun, kocam gelsin imzalarım.” demiş. Akşam olmuş, koca telefon açmış, bir doğum günü partisine katılacağını, gece eve gelmeyeceğini söylemiş. Kayınpeder “söz verdin akşama imzalayacağım” diye baskı yapınca sözüne sadık kalmış. Çünkü babası söz namustur, diye öğretmiş ona. Kızını 15'inde yabana gönderen babası keşke ona herkese güvenmemeyi de öğretseymiş. Meğer attığı imzanın anlamı “eşimi terk ediyorum ve çocuğumun vekaletini babasına bırakıyorum” demekmiş:“

Çektiğim bütün çileye rağmen böyle alçakça bir şey yapabilecekleri hiç aklıma gelmedi. Karşımda polis duruyor, gidemiyorum. Çünkü Fransızcayı bilmiyorum. Üstelik bu delidir, diyorlar kendi başıma bir şey yapmaya kalksam. Bir tane koltuk alındı eve. Üstünde pamukları çıkmış böyle. Bu evden de ben sorumluyum ya. Ev de denmez buraya, sanki kayıp bürosundayım. Dedim ki kaynanama 'Bu koltuk özürlü. Baştan söylüyorum, götürün değiştirin bu koltuğu'. Dedi ki kaynatam beni göstererek, 'Eminim bu koltuğu çamaşır suyu ile silip, pamukları kendi çıkartmıştır. Bir de özürlü diye bize yutturuyor!' Eşim, 'Koltuğu değiştiririz. Kimse birbirine iftira atmasın.' diye beni savununca, kaynanam dedi ki kaynatama 'Derhal bilet alıyorsunuz, bunu Türkiye'ye gönderiyorsunuz.”O sırada hâlâ imzaladığı kağıdın ne anlama geldiğini bilmiyor. “Çocuğum olmadan gitmem Türkiye'ye” deyince “Çok geç! Çocuğunu kendi imzanla babasına bıraktın.” diye korkunç gerçeği açıklamışlar. “O an o kadar kötü oldum ki. Bana tuzak kurmuşlar. Eşim de böyle kaldı. O da o zaman öğrendi. Ne yapacağını şaşırdı. 'Bunu bize yapamazsınız' diyebildi. Ama engel olmadı.”Sonra uçağa binmişler kaynatası ile. “Beni hiç değilse eşim götürsün” isteğini bile reddetmişler. K köye gidene kadar ağlamış.

Kaynata pasaportunu, Türk nüfus cüzdanını dahi vermeden onu köye bırakmış, bir daha da dönmemiş. K'nın annesi şaşırmamış; çünkü daha önce aynı olay köydeki üç kızın da başına gelmişmiş, bir yüzükle alıp gittikleri kızları, beş parasız ve kimliksiz getirip köye bırakmışlarmış.

“Ben seni böyle vermedim onlara. Seni hayvana döndürmüşler, götürüp ahıra bağlayacağım. Boş ver çocuğunu bana sen lazımsın.” diye teselli etmiş; ama artık çok geçmiş. K adeta delirmiş, aylarca “çocuğumu istiyorum” diye çığlıklar atmış: “Anneme 'Sevme beni, istemiyorum artık. Hayatımı söndürdün. Bırak beni, Fransa'ya dönüp çocuğumu arayayım.' dedim. Dedi ki 'Hayır çok küçüksün. Ben mahvettim; ama tekrar büyüteceğim seni. Terk edersen evlatlıktan silerim'.

Dört ay geçti. Ne yemek yiyorum ne su içiyorum, ne konuşuyorum. Sonunda annem izin verdi gitmeme. Yasal olarak altı ayı doldurmadan dönmem gerekiyordu Fransa'ya, aksi takdirde bebem kaynanama hizmetçi olarak büyüyecek, bir daha asla göremeyecektim. Nüfus cüzdanı, pasaport vs, her şeyi yeniden çıkarttım. Son anda tek başıma uçağa bindim. Cebimde çok cüzi bir para vardı.”

Kızı artık ona ‘anne’ diyor

K çalışma izni alıncaya kadar aylarca uzak akrabalarının evlerinde saklanıp evlere temizliğe gitmiş, ardından bir sığınma evine yerleşmiş. Bir yıl sonra, boşanma davası evrakları ona ulaşmış. Hasretinden yandığı çocuğunu görmek için kovulduğu evin kapısını çalmış. Ama evi değiştirmişler. Yeni evi arayıp bulmuş. Fakat çocuğu göstermemişler.Bir altı ay daha böyle geçmiş. Mahkemede eşi, evi K'nın terk ettiğini iddia edince o da çocuğunu alma şartıyla boşanacağını söylemiş. O yüzden 3 senedir sürüyormuş mahkeme:“

Ben şimdi bir fabrikada çalışıyorum. 890 Euro alıyorum, 400'ünü ev kirası yapıyorum. Fransızca öğrendim. Mahkeme iki ayda bir çocuğumu 15 gün görmeme karar verdi. Eşim ve ailesi Strasbourg'a altı saat uzakta başka bir şehirde yaşıyor. Eşim kaynımla birlikte çocuğu getiriyor. Çünkü ben yol ve otel masraflarını karşılayacak durumda değilim.”K, strese bağlı rahatsızlıklardan birkaç defa ameliyat olmuş, bedeni ve zihni sık sık tutukluk yapıyormuş. Onu yaşama bağlayan tek şey artık okula gitmeye başlayan kızıymış.

Asla Türkiye'ye dönmeyecekmiş. Çünkü kızının annesine olduğu kadar babasına da ihtiyacı olduğunu düşünüyormuş. Ne mutlu ki kızı artık ona “anne” diyormuş. Neden ayrı evlerde yaşadıklarının cevabını babaannesi “Çünkü annen seni terk etti, onun başkasından bir çocuğu var, seni değil onu seviyor.” diye vermiş. Ama kızı babaannesinin doğruyu söylemediğini artık biliyormuş. K, kızıyla Fransızca konuşuyormuş; çünkü Türkçede zorlanıyorlarmış. Onunla aynı şehirde yaşamak istermiş tabii; ama eşinin ailesi ona huzur vermezmiş, o zaman akıl hastanesine kapatılması lazımmış. Çocuğu getirdiğinde eşi hiç konuşmuyormuş, bir köşede öylece süzülüyormuş. Onun yerine K ile kaynı muhatap oluyormuş. K yine de bugününe şükrediyormuş. Onca kâbustan sonra, kira da olsa, başını dinleyeceği bir evi varmış. Bu eşyasız ev ona saray gibi geliyormuş.

Gün doğmadan neler doğarmış. Bir varmış, bir yokmuş. Avrupa'da Türkler yaşarmış. Türkiye'deki kızlar ve oğlanlar daha ahlaklı diye çocuklarına gelinler ve damatlar satın alırlarmış...

25 yılı aşkın bir süredir Fransa'da yaşıyorsunuz. Neden Sartre'lar, Zola'lar gibi vicdanın sesi düşünürler çıkmıyor artık?

Fransız entegrasyon modeli Müslüman göçmenlerde başarısızlığa uğradı

Sömürgeleri elinden çıktıktan sonra Fransa kendine güvenini kaybeden bir ülke olmaya başladı. AB'nin kurulma sürecinde emperyal konumundan daha küçük ve kendi çapında bir Avrupa ülkesi olmaya geçti. Sanıyorum, temelde bunun uyandırdığı bir güvensizlik var. Çünkü Fransız kimliği birdenbire Avrupa kimliği ile birlikte öne çıktı. Ben buraya geldiğimde, 25 yıl önce, daha açık, başka kültürlere daha meraklı, kendine güveni daha fazla bir ülkeydi. Siz ne kadar kendi kimliğinizi böyle fazla öne çıkarırsanız, o ölçüde başkalarına duyduğunuz merak azalır diye düşünüyorum. Fransa da biraz böyle bir ülke olmakta. Bugün bir Sartre'ın çıkmamasının çeşitli nedenleri var. Bir kere toplumun vicdanı olan yazar imgesi artık geçmişte kaldı. Fransa'da biz bunlara “kutsal canavarlar” deriz. 20. yüzyılın Fransa açısından üç önemli kutsal canavarı, Malroux, Aragon ve Sartre'dir. Malroux aynı zamanda De Gaulle'ün kültür bakanlığını da yapmış, ama İspanya iç savaşına da katılmış. Çok önemli bir aydın. Sartre yüzyılı sorgulamış, varoluşçuluğun kurucusu bir düşünür ve yazar. Şimdi bunlar bütüncül yazarlar. Yani hem dünyanın gidişinden haberli, o gidiş konusunda söz almak isteyen yazarlar, hem de üretken yazarlar. Bunların yerini şimdi medyatik ve tüccar yazarlar, aydınlar aldı. Tabii bunun da temelinde liberal ekonomi ve küreselleşme var.

Peki siz son olayları kimlik isyanı gibi mi, çete hareketi gibi mi gördünüz?

Göçmen gençlerin isyanından söz etmek doğru olur. Bunca zaman geçti Sarkozy hâlâ olayların temelinde birtakım çeteler var, devlete başkaldırdılar diyerek yanlış bir değerlendirme yapıyor. Bence bu olayların temelinde bir kimlik sorunu var. Bu gençlerin adları Ahmet, Mehmet, Selim olabilir; ama Fransız’dırlar. Burada doğmuşlardır. Ne yazık ki Fransızların gözünde hiçbir zaman Fransız değiller. Sorun Fransa'nın emperyal geçmişinden kaynaklanıyor. Çünkü daha önceden bu entegrasyon modeli başarılı olmuş, Fransa'ya gelen İtalyanlar gibi başka göçmen dalgalarını entegre etmiş. Fransız entegrasyon modeli, Müslüman kökenli göçmenlerde başarısızlığa uğradı.

Bu çocuklar isyan etmeseydi anlamayacak mıydık bunu?

Bu varoşlarda bir sorun olduğu biliniyordu. Ve daha 1980 yıllarından bu yana birtakım önlemler alınmaya çalışılıyordu. Yatakhane siteler dediğimiz, üst üste yığılmış ve çoğunlukla bu göçmenlerin oturduğu banliyölerin düzenlenmesinden sorumlu bir kent bakanlığı kuruldu. Ama birdenbire isyanın bu ölçüde bütün Fransa'ya yayılacağını herhalde hiçbir siyasi öngörmemişti. Bu gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri dilleri yok. Bunların konuştuğu Fransızca, varoşlarda konuşulan, bizim Sorbonne'da öğrendiğimiz Fransızcadan çok farklı bir dildir. Dolayısıyla bunlar kendilerini ancak şiddet yoluyla bir de rap müziği ile ifade edebiliyorlar. Fransızlar bunu da anlayamadı. Bütün bu toplumsal ve kültürel sorunlardan kaynaklanan isyan hareketini sadece çetelere indirgerseniz doğru bir teşhis koyamazsınız. Bir üçüncü sorun da tabii işsizlik. Çünkü bu gençler iş aradığı zaman onlara ayrımcı davranıyor şirketler. Varoştan gelen gençleri tercih etmiyorlar. Zaten oralarda işsizlik oranı yüzde 40'larda. Sebepler içinde beni asıl ilgilendiren Fransa'nın eski emperyal gücünden ortalama bir Avrupa gücüne dönüşmüş bir ülkenin, kendine güvenini yitirmesi.

Yorumlar

-- valla çok uzunu hepsini okuyamadım ama konuyu anladım. ilk başlara adamla kaının ilişkisinde bence hatalı olan adam. ya fransızca öğrenseyi yada kadına uysaydı yada fransaya gitmeseyi.ayrıca Allah gurbetteki tüm türklere yardımcı olsun.

http://www.zevkli.org/fransada-turk-olmak-son-bolum-t78079.html?s=fd39996159ccfed9ebdf459fe71e3a97&

FRANSA'DAYIM - II

FRANSA'DAYIM - II / [Sümeyye Karaarslan]

Sevgili günlük,
En sevgili halinle duruyorsun karşımda şu an. Sana komşu teyzelerden ve gelinlerinden bahsedecektim ya, aslında sadece gelinlerden bahsedeceğim sanırım. Ya da bilmiyorum, kafam karışık. Birbirlerine o kadar çok benziyorlar ki. Bunu fark ettim bugün, tekrar. Bir şeyi tekrar tekrar fark etmiş olmanın acı tadını yaşadım.

“Seneler önce buraya geldiğimizde namaz kılmak sorundu” diyor, komşu teyzelerden biri. Sanki daha önce hiç konuşmamış, dertlerini hiç anlatmamışçasına iştahlıca anlatıyorlar geçmişlerini. Onların hazineleri geçmişleri çünkü. Geride bıraktıkları ülkeleri, o ülkedeki anıları.. Buraya yerleştiklerinde el üstünde tutulmuşlar bir sure. Çünkü memleket çalışacak insan arıyormuş ve çünkü bu memleketin kötüsü, köylerinin kötüsünden iyi gelmiş onlara. Her birinin altında orta halli “marka” arabaları ve dillerinde köy yerleri var. Köyü de, yurt dışını da onlar kadar iyi bilmediğimi fark ettim, sevgili günlük. Ne kadar renkli gözleri var… İşin kötü yanıysa, bu deneyimlere rağmen ne yurt dışına aitler, ne de köylerine. Her yaz gittikleri köyde bir sene boyunca biriktirdikleri parayı tamamıyla harcadıklarını nasıl da rahat söylediler. Köyde Fransalardan gelen zengin memleketli, Fransa’da ise göçmen olarak tanınıyorlar. Ama Fransalı olmadıkları kesin. Dili öğrenmek zorunda kalmışlar, ama asıl konuştukları dil, tabii ki Türkçe. Nereliyseler oranın ağzıyla konuşuyorlar ama, anlamakta güçlük bile çekiyoruz bazen, bu yüzden.

Dedik ya, geldiklerinde onların deyimiyle “davul zurna”yla karşılamış onları, yabancı memleket. Her şeyi farklı olsa da, kolaylıklar da varmış. Tatili, sosyal hakları çok diye sevinmişler. Ne var ki, bundan sonrasına kuşbakışı bakınca, biraz acıklı bir aşk hikayesi gibi.
Kendisi para kazanan ağabeyler, ablalar; ailelerini, akrabalarını da getirmeye başlamışlar buraya. Kalacak yer bulan, bir davetiye gönderip getirmiş akrabasını. Kaçak yollarla kalmaya devam edenler halen çok. Bu ülkede kaçak olmak ömür boyu değil ama, biricik günlük. Eninde sonunda kabul ediyorlar insani. Acıklı olansa, en son duyduğumuz hikaye: Kaçak olarak buraya gelen bir akrabasını anlattığında görüştüğümüz bir abladan çok etkilendim. 4 yaşındaki kızını hiç görmeyen bir baba yakalanmış. “Para da biriktirmişti, kotu oldu” diye üzülüyordu abla. Para biriktirmek için kızını hiç görmemiş olmak ne acı şeydir be günlük. Polisler kaçak olduğunu anlayınca geri gönderme kararını tutuşturmuşlar eline ve oracıkta ağlamış adam. Sevinçten mi, bilmiyoruz. Bak, bir hüzün çöktü üstümüze, farkında mısın?

Diyeceğim şu ki, göçmenler olayı büyütmüş burada, sevgili günlük. Akrabalar gelmiş, kimse büyük devletlerin beklediği gibi çalışıp da yurduna dönmemiş, buradakilerle evlenip olduğu yerde saymamış. Kendi vatanının insanlarını evlilikle, davetiyeyle, ya da her eleman ihtiyacında getirmeye bakmış göçmenler. Derken, ülkede Fransiz nüfusu azalıvermiiiişşş. Sonrası tamamen hikaye tadında, sevgili günlük: Burada her çocuğa, devlet, eğitim yardımı, küçükken mama yardımı filan yapmak zorunda ama, 3 çocuktan fazlasına daha da fazla yardım var. Çocuğa yapılan harcamanın iki katını veriyor devlet. Çocuğu yaz tatilinde gezmeye götürdüğünü fotoğraflarla ispat edebildin mi, senden iyisi yok; “gezdirme parası” alıyorsun mesela. İş öyle bir yere gelmiş ki, bundan bir 10 yıl kadar önce (tam tarih olmadı ama, araştıracak halin yok ya) 3 ve fazla çocuğu olan ailelerin o sene içinde doğacak çocuğu için 10.000 Frank vereceğini duyurmuş devlet. O sene çoğu kadın hamileymiş, yaa… Peki, sence bundan kim karlı çıktı dersin? Hayır hayır, o sene çocuk sahibi olup da, aldıkları parayla bir ev alan ailelerden bahsetmiyorum. Ne kadar karda, ne kadar zarardalar, o da umurumda değil açıkçası. Fakat, devletin “genç Fransız nüfusu azalıyor” endişesi ile çıkarttığı kanun sayesinde, o sene doğan çocukların tamamına yakını göçmen ailelerin çocukları! E sonuçta, “bu kanun sonradan vatandaşlık kazanmışlar için değil, safkan Fransızlar içindir” diyecek değillerdi ya.
Ülke, artık vasıfsız eleman ihtiyacını karşılıyor, sayın günlük! Bu tehlike işareti herkese gelmiş. Okumayan çocuklar, işsizlik maaşına güveniyor olabilirler, (fena para da değil hani, işsizlik maaşı 1000 Euro civarında) lakin artık devlet isleri daha bir sıkı tutmaya başlamış. Yeni evli çiftleri arada çağırıp, evliliklerinin nasıl gittiğini soruyor artık, formalite usulü evlilikleri önlemek için yeni kanun düzenlemesi bile yapmis: Evlilik yoluyla ülkeye gelenler, boşandıklarında ülkede oturum izni alamayacaklar. Evli oldukları süre içinde kalacak, evlilik bittiğinde gidecekler. Sahte evliliklerle gelenler mi olmuş ne… (gülüyorum, evet)

Buraya gelen insanlar artık daha zorlanıyorlar, sessiz dinleyicim günlük. İlk geldiklerinde buranın yaşam tarzına uyum sağlayamaz ve fakat ülkede kalmaları için önlerine serilen imkanları reddedemezken, şimdi alışkanlık uğruna, burada kalabilmek için diretmek, direnmek zorundalar.

Derken vakit geçmiş, sevgili günlük ve ilk gelenlerin çocukları büyümüş. Her yaz memleketlerine gitmek için harcadıkları para dışında, tasarruf yaparak Türkiye’den bir ev almış çoğu. Niyetleri burada para kazanıp, Türkiye’ye geri dönmekmiş çünkü. Döndüklerinde ev hazır olsun istemişler. “Evi alınca da biraz daha para biriktirelim istedik” diyor bir teyze, benim muhabir kıvamında bir merakla onları dinlediğimi görünce. “Çünkü Türkiye’de burada verdikleri parayı vermiyorlar. Okumuşluğumuz yok. Rahat edelim diye…”
Bundan sonrası -yine- tam bir acıklı aşk hikayesi günlük. Gözden ırak olan gönülden ıraklaşmamış, ama bağlamış zaman onları. Çocukları Fransız okullarına gitmişler, herkesle beraber Fransızca öğrenmişler. Burada arkadaşları, dayanışmaları, kurdukları bir düzenleri olmuş. Televizyon programlarından ve yılda bir gittikleri köylerinden Türkiye’yi tanıyan yeni nesil çocuklar, Fransa’yı tercih eder olmuşlar. Bu, kaçınılmaz bir tercih olmuş. Biraz daha para kazanayım diye kalan insanlar bu sefer de “emekli olayım, sonra dönüş yaparım”a çevirmişler niyetlerini.

Hayatın tuhaflığı karşımızda işte, sayın günlük. Alışkanlık dedikleri böyle bir şey işte. Şu sıralar buradaki Türkler kendilerine ev yapıyorlar. Daha önce Türkiye’ye ev yapan bazıları da onu satıp buradan alma gayreti içinde.

Ve gelinler.. Gelinlerimiz sayın günlük. Burada akraba evliliği öylesine yaygın ki! Evlendikleri kişinin de burada oturum izni alabilmesi, insanları akrabalarını da buraya getirme telaşına sevk etmiş demek ki. Tabi, bunun ve aslında dediğim birçok şeyin önemli bir nedeni daha var: Türkiye’nin kendi içinde geçirdiği değişimleri, iyi yahut kötü yöndeki gelişmeleri takip edemeyen insanlar var burada. Geldiklerinde kafalarındaki kaynanalık neyse, hala onu tatbik ediyorlar örneğin. Geldikleri sene babanın karşısında nasıl davranılırsa, hala öyle davranıyorlar. Kendilerini bir Fransız gibi görmedikleri için, buradaki kültüre uymaları da imkansız tabi. Bu geri kalmışlık değil, daha farklı bir bağlılık: Türk olmak buradakilerin her şeyi. Nereye gitseler, ne yapsalar Türk oldukları için biraz etkileniyorlar. Uzun lafın kısası, gelenek ve adet köylerde neyse, burada da devam ediyor günlük, hem de hiç değişmemiş haliyle. Kime yemeğe gitsem (ki beleşçi yapım bu cümleden kolayca anlaşılabilir) hediyelerle dönüyorum. Garip geliyor, utanıyorum. Neyse.

Hepsi köydekilere göre şanslı. Fransalarda olmak başta çok farklı geliyor onlara. Artık oturum izni almanın daha zor olduğunu söylüyorlar. Evlendikten sonra 5-6 yıl Türkiye’de kalanlar bile var. Sonradan geldikleri bu ülkede mecburi bir dil eğitimi almışlar başta. Çat pat konuşabiliyorlar. Bunun dışında evden çok çıktıkları yok. Yaşantılarını aynen devam ettiriyorlar. Yeni evli iken genelde eşinin ailesiyle aynı evde yaşıyorlar. “Eve gelin alma” adeti aynen devam ediyor yani. Gelinler tıpkı yaşlı teyzeler gibi konuşuyorlar, onlar gibi yemek yapıyorlar. İlk geldiklerindeki bir ülkeye alışma heyecanı gitmiş artık. Burada ülkeyi yaşayamayacaklarının farkına varmışlar. Aslında bu onları üzmemiş. Ülkenin her yerini tanıyıp bilmek, geceleri barlarda dolaşmak gibi bir niyetleri de yok zaten. Ama zamanla ayrılık dokunmuş onlara. Ülkelerindeki gibi yaşayıp, komşularından, dilinden, toprağından uzak kalmak ağır gelmiş. Onların çocukları burada doğduğu için Fransız vatandaşı olma hakkını da kazanıyorlar ilerde. Sorun da bu üçüncü kuşakta başlıyor zaten: Burada doğan çocuklar, üç yaşına kadar aile içinde Türkçe konuşmayı öğreniyorlar. Sonrasında kreşlere gitmeleri mecburi. Burada öğretmenler eşliğinde yavaş yavaş Fransızca öğreniyor çocuk. 7 yaşına geldiğinde Fransızca’yı artık iyice öğrenmiş oluyor. Okulda ve dışarıda arkadaşları ile devamlı Fransızca konuştuğu için de ilk sorunumuz baş gösteriyor: Çocuk, Fransızca ifade etmekte daha rahat oluyor, ana dili olmasa da, inceliklerini biliyor bu dilin. Ya babası, ya da annesi Türkiye’den geldiği için iyi derecede Fransızca bilmediğinden, çocuk, onunla sağlıklı bir iletişim de kuramıyor tabi. Türkiye’den küçükken gelen ebeveynle daha iyi anlaşıyor. Bak, burada iki haftada uzman kesildiğimi söyleyerek bana kızabilirsin, ama herkes o kadar açık sözlü ve paylaşmaya açık ki.
Türkiye’den evlilik yoluyla gelen erkeklere ‘ithal damat’ diyorlar burada. Gelinler de ‘ithal gelin’ oluyor tabi, ama erkeklerin ithal olması daha ilgi çekici bir konu. “Türkiye’den gelin aldık” ya da “ithal damat getirdik” diyorlar çünkü konuşurlarken.

Neyse efendim günlük, ithal olan ebeveyniyle konuşamayan çocuğun bir başka sorunu daha oluyor dille alakalı: Türkiye’yi sadece köylerinden ibaret olarak bilen çocuk, dedesinden öğrendiği Türkçe ile tercüme yapacak bilgiye de sahip olmuyor.

“Biraz ekmek alabilir miyim” dediğinde anlamıyor mesela çocuk. Bir akrabası “eccik ekmek veriveeceemmii” dediğindeyse anlıyor. Türkçe, ithal olan ebeveyniyle, dedesi ve babaannesi/anneannesi ile konuşurken işe yarayan bir dil çünkü.
Üzücü olan şey ise sevgili günlük, bazı Türk ailelerin kendi aralarında da Fransızca konuşması. Her yerde Türk olduğu için ayrımcılığa bir şekilde maruz kalacak olan çocuk, Türkçe konuşmasını hiç bilemeyebilir yani.

Bak bir şey daha aklıma geldi. Yemeğe çağıran, hediyelere boğan, samimi sevgilerini sunan insanların bana hemşehri gözüyle bakması. Türkiye’de aynı şehirde, hatta aynı mahallede oturduğun insanı başka bir şehirde gördüğünde nasıl sevinirsen, buradakiler için de Türkiye’den gelmiş birini görmek öyle bir şey. Etraf her milletten, her ırktan insanla dolu. Bizdeki gibi yabancı kavramı da yok haliyle, insanlar daha alışkın gözlerle bakıyorlar yabancılara. Senegalli ağabeyimizi gördüğümde, yöresel kıyafetleri ve konuşması ne kadar hoşuma gitti benim halbuki. Ama buradakiler için o sarının en sarı tonuyla bezeli kıyafetin pek bir önemi yok. A, bu arada kendisine fiyat sorduğum Senegalli satıcının bana “arkadaş” diye seslenmesi de gereksiz bir gurura, aşırı bir tezahürata, “her bi şey”e boğdu beni. Daha önce Isparta’ya gittiğini yarım yamalak anlatan bu ağabeyin, yabancı bir ülkede bana tanıdık gibi gelmesi, ülkemi birkaç günlüğüne de olsa görmesinden mi kaynaklanıyor sayın ve sevgili günlük?

İnsan ne kadar nankör ve ben ne kadar insanım sevgili günlük. Yurtdışı da yurtdışı derken, şimdi içimden çağıldayarak dalgalanan, çoğalan, dolup dolup taşan bu memleket hasreti...
Dayanamayıp, kapatacağım seni günlük. Yatağa yüzükoyun uzanıp hıçkırmak isteyecek ve fakat henüz ağlamaya başlamadan uykuma yenik düşeceğim.

Ama, müjde vermeden de çekip gitmek olmaz. Her ne kadar seni götüreceğimden emin olmasam da, modanın başkenti, markaların ve kulelerin efendisini, Paris’i görmeye gideceğim pek yakında. Olaylara hep yazmak üzere bakacağım, emin ol. Gelip sana anlatacağım sonra bütün çıplaklığı ve yeni moda kıyafetleriyle Paris’i.

Umarım buna benim param ve senin sayfaların yeter…

http://istisnai.net/005/sumeyye.asp

“Yarım Kalmış Öyküler”

Sevgi Köçek
TD1Televziyonu

Ezeli Doğanay'ın yeni çıkan YARIM KALAN ÖYKÜLERadlı kitabı üzerine söyleşi.

Sayın Doğanay ilkin neden böyle bir çalışmaya girdiniz? Neden böyle bir çalışma hazırlama gereği duydunuz?

Sohbetimize oradan başlayalım.Böyle bir çalışmaya sevgili Münür Üstün’ün önerisi ile başladım. Maviağaç yayınlarının genel yayın yönetmenidir. Münür Bey buradaki paket evlilikler ile ilgili bir çalışma hazırlarsam seve seve basacaklarını söyledi. Konu ilkin dikkatimi çekmedi çünkü benim alanım toplumbilim ve halk kültürü daha çok yoğunlaştığım ve eser verdiğim alan o alandır. İlk kez kendi alanım dışında bir çalışma hazırlayacaktım. Gerçi konu bir boyutu ile toplumbilim ilede ilişkilidir. Çünkü kanayan sosyolojik bir yaradır. Mesleğimden dolayı bir çok ülkeye gidip geliyorum sık sık seyhatlere çıkıyorum. Gittiğim bu ülkelerde aynı sorunla karşılaşınca olayın boyutunu daha iyi kavradım. Gerçekten de olayın hem sosyal hem ekonomik hemde psikolojik boyutları var. Ve her geçen gün kar yumağına dönerek büyüyen bu sorun toplumsal bağlamda çözümsüz bir hal almış durumda. Kişi kendisi ve yaşadığı sorunla başbaşa bırakılarak olay görmemezlikten gelinmiştir.

Ne kadar vaktinizi aldı bu çalışmayı hazırlamak?

İki yıldır üzerinde belli aralıklarla çalışıyorum. Konu ile ilgili Gençlerle yaşlılarla söyleşiler yaparak konu hakkında bilgiler topladım. Olayın mağdurları ile özellikle görüşüp konuşarak öykülerini dinleyerek önemli bulduklarımı çalışmaya aktardım. Olayın psikolojik boyutunu irdelemek için Sayın Halis Çiçek’le söyleşi yaptım ki kendisi psikoterapist ve seksoterapisttir. Hukuksal boyutu için bu konuda yoğunlaşmış hukukçularla görüştüm. Kimi Kadın kurumları’nın yöneticileri ile konuyu tartışarak kitabı hazırladım. Almanya’nın diğer kentlerinde yaşayan bu konuda öyküsü yarım kalmış insanlara ulaşarak, Hollanda, Avusturya, Belçika, Fransa vs Avrupanın diğer ülkelerinde yaşayan konu mağdurları ile yazışarak konuyu toparlamaya çalıştım.

Çalışmanızın adı nedir? İthal Damat ve İthal Gelin mi? Yoksa Paket evlilikler mi?

Çalışmanın adı “Yarım Kalmış Öyküler” olacak. Çünkü herkesin bir öyküsü var ve herkes kendi öyküsünü mutlu sonla bitirmek istiyor. Ama ne yazık ki bazı insanların sevgiye,sevince aşka dair yaşam öyküsü yarım kalmış. Konuştuğum söyleştiğim olayın mağdurları olan kişilerin anlattıkları ile örtüştüğü için kitabın adını yarım kalan öyküler koydum.

Neden bunlara İthal Damat ve İthal Gelin deniliyor? Yaptıkları evliliklere Paket evlilikler deniliyor?

Evlilik nedir? Birilerine göre kutsal bir müesese, birilerine göre miadını doldurmuş gereksiz bir kurum. Ancak hala teist ve feodal yapılar bu kurumu çok güçlü bir şekilde ayakta tutuğuna göre toplumbilimciler bu kuruma kayıtsız kalamzlar. Şimdi kişi ömrünü yüreğini istemini özlemini karşı cinsten birileri ile paylaşmak istiyor. Onun bu istemlerine uygun bir eş olunca evlenmeye karar veriyorlar. Ancak bu birlikteliğin uzun vadeli olabilmesi için ya da bir ömür boyu sürebilmesi için ortak noktaların çok olması gerek. Birinci koşul bu ikinci koşul evlenme çağı gelmiş kişiler ki bu çağ kişiden kişiye değişiyor birileri 20 yaşı evlilik çağı olarak algılıyor birileri 30 yaşında hala evlenme çağının gelmediğini düşünüyor. Evliliğe hazırlıklı olmalıdır. Çünkü yaşamı yalnız başına değil onu bütün boyutları ile paylaştığı eşi ile birlikte sürdürecekler. Bu yüzden dış etkilerin tesirinde kalmadan buna hazırlıklı olup olmadığını bilmek zorundadır. Bir defa evlenmeye karar vermiş olan kişiler şu soruları kendine sormak zorundalar ve sordukları bu sorulara da doğru yanıtlar vermek zorundalar öncelikle kendilerini sonra başkalarını aldatmamak için.
1. Yaşamın neresindeyiz?
2. Yaşamdan ne bekliyoruz?
3. Amaçladıklarımıza ulaşmak için yeteri düzeyde kararlılığımız ve çabamız var mı?
4. Bir birlikteliğe yada yaşamı bir başkasıyla paylaşmaya hazırlıklı mıyız?
5. Nasıl bir birliktelik?
6. Yaşamı paylaşacağımız insandan ne bekliyoruz?

Bu sorulara doğru yanıtlar verip yaşamdaki duruş noktamızı sağlıklı bir şekilde belirledikten sonra adım atabiliri. Ancak sağlıklı sonuçlara böyle ulaşabilir. Sağlıklı evliliklere böyle ulaşabiliriz ve sağlıklı bir birliktelik ve evlilikten yarınların umutları doğar yoksa sokak canavarlarla doludur.

Tanımak lazım diyorsunuz?

Tabi bir giyisiyi on sefer giyip çıkarıyoruz üzerimize oturup oturmadığını yakışıp yakışmadığını anlamak için kaldı ki onu bir ve ya iki yıl giyebiliriz. Ancak eş seçimi öyle mi? Hiç tanımadığın bir insanla bir ömür boyu nasıl yaşanır? Kaldı ki tanınmayan bir şey sevilmez de. Her hangi bir lokantaya gittiğinizde önünüze bir yemek geldiğinde daha önce yememiş iseniz onun tadını bilemezsiniz damak zevkinize hitap edip etmediğini bilemezsiniz ancak yedikten sonra sevip sevmediğinizi söyleyebilirsiniz. 20 yıla yakındır ülkeden eş seçerek yapılan evliliklerde tanıma anlama olgusu olmadığı için gidilip bir ay beş hafta her neyse o süre içinde söz, nişan, düğün tümünü bir arada yapark gelin ve ya damadı alıp geldikleri için bu tür evliliklere burada ki insanlarımız “paket evliliği” diye isimlendirmiş. İthal damat ve ithal gelin denmesinin nedeni de burada ki yakının da olan insanı değilde ülkeyi tercih ettiği için böyle isimlendirilmiş.

Neden ülkeden eş seçiliyor?

Yaptığım söyleşiler sonucunda anladım ki beş nedenden dolayı insanlar ülkeden eş seçiyorlar.

1- Lakaiet sorunu: (Gelenek-görenek)

Birinci kuşak burada ki yetişen gençleri kendi ailelerine laik görmüyorlar. Onlara göre burada yetişen gençler yozlaşmanın çürümenin en yoğun biçimini yaşıyorlar. Kendi değerlerinden kopmuş Almanlasmislar; bu yüzden onlardan kendilerine iyi bir damat veya iyi bir gelin olamayacaklarıdır. Bu anlamda ülkeyi tercih ediyorlar.

Örnek:

“1966 da doğdum. 7 kişil bir aile 3 kız 2 erkek. Ailem laik demokrat bir aile idi. Onların yanında çok mutlu bir çocukluk yaşadım. Yine gençliğim en güzel dönemi ailemle geçirdiğim zamandır. Annem babam kardeşlerim her zaman bana ve diğer kardeşlerime eşit şekilde sevgi verdiler hoşgörülü davrandılar. Karşılıklı olarak onlarla paylaştığım saygı sevgi mutluluk ve umut dolu bereberliğimden dolayı onlara minnet borçluyum. Evliliğm tavsiye üzeri oldu. 29 yaşımdaydım. Ünüversite mezunuyum ve Almanya ya evlenerek geldim. Almaya ya gelir gelmez ilk günden sorunlar başladı. Eşim ünüversite mezunu ve muhafazakar bir aileden. Ayrı evde yaşamamıza rağmen kayınannem sürekli direktifleri ile bizleri yönlendirmeye çalışıyordu. Kayınbabam pasif daha çok kaynanamın düşünceleri doğrultusunda hareket ediyordu. Kaynanam çok dominat ve despot bir kadındı. Eğitimsiz olmasına rağmen her şeyi kendisinin çok iyi bildiğini zanediyor. Benimle yüzyüze ikien uyumlu ama arkamdan yuvamı yıkmak için her şeyi yaptı. Eşim ise tamamen iradesiz ve silik bir kişiliği olduğu için tamamen annesinin sözünde ve onun tarafından kumanda ediliyordu. Bu yüzden bana sürekli hem psikolojik hemde tensel şiddet uyguluyordu. Her anlamda ayrı idik hiç bir ortak noktamız yoktu. Eşim kendi doğruları dışında kimsenin doğrularını kabul etmiyor tek ve mutlak doğrunun kendisinin olduğunu idea ediyordu. Artık evliliğimiz benim susmam üzerinden yürüyordu. Her türlü hakaret ve şiddete sesimi çıkarmadan katlanırsam evlilik yürüyordu ve öyle yürüttüm evliliğimi. Evliliğimde sorunlar balayında başladı ben hep sabrettim düzelir değişir dönüşür diye ama olmadı. Olan bana oldu sürekli ağlamalar sinir kırizleri geçirmeler vs. 8 yıllık evliliğim süresince bir tek günüm hüzünsüz geçmemiştir. Saygı sevgi görmedim. Ben sevgi gösterdikçe uzaklaştı hala amacının ne olduğunu bir türlü anlamış değilim.”

2. Biyolojik Bağlılık: (Akrabalık İlişkileri)

Burada ki yaşam koşulları ülkeden daha iyi olduğu için genelde evlilik yaşına gelmiş kızı ve oğlu olanlar kendi yakın akrabalarını tercih ederek onları getirip burada bir ekmek sahibi yapmayı düşünüyorlar. Bu arada evlilik işin bahanesi olmaktadir. İki gencin yaşamı karartılmaktadır olayın o yanına pek bakılmaktadır Kızı varsa abisinin ve ya diğer bir yakınının oğlunu tercih ediyorlar oğlu varsa ha keza yine aynı amaçla yakınlarının kızlarını tercih ediyorlar. Neden ülkeden eş tercih ediyorsun soruma karşılık evlilik hazırlıkları içinde olan ve 23 yaşlarında bir genç şu yanıtı vermişti “burada suclu olan icinde bulundugumuz sistem ,hicbir Türk aile Avrpada yetismis bir Türk kizini almak istemiyor, islami yaşıyor olmalarina rağmen istemiyor cünkü bu kızlar kendilerini ezdirmiyorlar, yani avrupadan alinan serbestlik kültürü ne olursa olsun iclerine azda olsa islemiş kendilerini ezdirmiyor kendilerine laf söyletmiyorlar.”

Örnek:

“1975 doğdum.Beş kişilik bir aileden geliyorum.2 kız bir erkek yani üç kardeşiz. Ailem köktenci muhafazakar bir aile Evlenmeden önce hep dogdugum sehirde yaşadim , güzel , bir cocuklugum gecti, ekonomik sartlarimiz az da olsa hersey güzeldi ve candandı.daha sonraları 19 yaşıma gelince Hala’min oğluyla evlendim ve armızdaki ilişki duygusaldı 6 ay nişanlı kaldık. Ben ortaokul mezunuydum ve halamın oğlu Almanyada yaşadığı için doğal olarak evlenerek onun yanına yerleştim. İki çocuğum var ve aile sorunları son beş yıldır başladı. Hala’mın oğlunun aileside köktenci bir aile ve kendisi ilkokul mezunu ayrıca yetişme tarzıda burada ki bir çok Türk genci gibi.Ailesi ile ilişkim güzeldi halada güzeldir. Eşim daha çok dışarılarda olduğu için ailesi ile olmam onun işine geliyordu. Hep yalnız gezer sabahlara kadar eve gelmezdi.İlk başlarda eşimle çok iyi anlaşıyorduk ama son zamanlarda ne yazık ki hiç anlaşamıyoruz. Ayrılmaya karar vermemin nedeni bir yıl önce bir başka kadınla birlikte olduğunu ve yakında o kadından çocuğu olacağını söylemesiyle oldu. Daha önce beni aldattığı için onu bir kaç kez afettmiştim ama bu son darbe çok acı oldu ve afedilir gibi değildi. Bunalımlar yaşadım ama çabuk atlattım çünkü güçlü olmam ve yaşama gerekti. Eşimle akrabada olsak ayrı dünyanın insanlarıyız o burada doğmuş büyümüş ben ülkede”

3. Özürlü Gençlik: (Sorunlu Gençleri Evlilik Yolu İle Kurtarma)

Aile kültürünün giderek silikleştiği çevre kültürünün daha etkin bir hale geldiği Avrupa da aileler yeterince çocuklarını kendi kültürleri doğrultusunda etkiliyememektedirler. İki farklı kültür arasında kalan gençler şaşkına dönmektedirler. Zamanın büyük çoğunluğu dışarıda geçen aile ve çocuk ancak bir ve ya iki saat yan yana kalmaktadır sonra uyku ve bilinen yaşam temposu yine aynı şekilde devam etmektedir. Henüz tam olarak Türkiyeliler arasında kent kültürünün özümsenmediği bir yer olan Avrupa da tehlike çok denetimin az olduğu bir yerdir. Geldikleri köy ve kasabalarda çocuk yetiştirmek daha kolay ve tehlikesizdi. Çocuğun işleyebileceği en büyük suç ya birisinin bostanından domates çalmak yada birisinin tavuğunun yumurtasını çalmaktı. Köy ve ya kasaba yeri olduğu için herkes birbirini tanıyor böylece çocuk üzerindeki denetim daha yoğun ve etkindir. Ancak Avrupa da hiçte öyle değil kimsenin kimseyle ilgilenecek vakti yok aileler kendi çocuklarına yeterince ilgi gösteremezken başkasının çocuğuna hiç gösteremiyorlar. Üstelik tehlikede çok Eroin, kokain esrar morfin fuhuş vs. Yabancı arasında da oldukça yaygın olan uyuşturucu kullanma bağımlılığı Türkiyeli gençler arasında da yaygındır. Oğlu uyuşturucu bağımlısı olan aile evlilik çağına gelince onu Türkiyeden evlendirmeyi tercih etmektedir Bu tercihini de akrabalarından değil de akrabalarının tavsiyeleri ile tanımadıkları insanlarla yapmaktadirlar. Çocuğun durumunun bilinmemesi lazım. Ya da Almanya da ki genç kız bir başka erkek arkadaşı olmuşsa ve ya bir Almanla şu ve ya bu şekilde bir ilişkisi olmuşsa hemen aceleden kız apar topar alınıp Ülkeye götürülüp orada evlendirilip eşi ile birlikte geri getirilmektedir. Ayrı bir ev tutulup oraya yerleştirilmektedir. Böylece aile anlının akı! İle bu namus belasından kurtulmuş olmaktadırlar.

Örnek:

" Bay Y gençliğinden beri şizofreni teşhisi konmuş bir hastadır. Kendisi ajite bir hastadır. Arasıra fiziksel olarak çevredekilere saldırabilmekte ve de çevreye küçük zararlar verebilmektedir. Kendisi 24 yaşından beri emeklidir ve hastalık kasasından aldığı sosyal yardım ile geçinmektedir. Bay Y'nin eşi Türkiye'den Almanya'ya getirilmiştir. Bu hanım Türkiye'de annesi ve babası ölmüş, amcası tarafından bakılan bir kadındır. Türkiye'den isterlerken, oğullarının biraz kıskanç ve de sinirli olduğu söylenir ama hiç bir şekilde hastalığından bahsedilmez. Özellikle ülkemizin geleneksel bireylerinde erkeğin kıskanç ve de sinirli olması tolera edilebilen bir şeydir. Kadın çok kısa bir süre tanıdığı erkeğin yaşadığı ülkeye gelir ve ancak bir süre sonra eşinde sinirli ve de kıskanç olmanın dışında da sorunlar olduğunun farkına varır. Yukarıda bahsedilen hastanın 7 yaşında bir kızı ve de daha bebek olan 1 yaşının altında bir oğlu bulunmaktadır. Hasta eşiyel 9 senedir evlidir. Eşinin kendisine iyi baktığı, ilgilendiği, hastayla meşgul olan sosyal hizmet uzmanı tarafından da dile getirilmektedir. Ama kronik psişik hastalığı olan ve arada bir krizler geçiren bir erkekle, sağlıklı olduğu varsanılan bir kadının bir arada daha ne kadar kalacağı ayrıca sorulması gereken bir sorudur. Hasta ailelerinin düşüncesi ise, oğullarını evlenip çoluk çocuğa karışması, aslında onların da diğer insanlar gibi işlev yapabileceğini göstermek ve de hasta çocuklarının sorumluluğunu ve bakımını bir başkasına vermektir."

4. Gençlik İksiri ve İlerleyen Yaş. ( Yaş kompleksi)

Avrupanın çeşitli ülkelerinde uzun yıllar çalışıp belirli bir ekonomik birikim oluşturmuş kimi yaşlı insanlar (Kadın ve Erkek) eşlerinden ayrıldıktan sonra veya eşlerinin ölümünden sonra ülkedeki genç güzel kızları ve erkekleri tercih etmektedirler. Onların ekonomik birikimi ülkedeki insanın Avrupa isteği ve özlemi evlenecek insanların aradaki yaş farkını kapatmaktadır. Böylece her iki tarafta istediği sonuca ulaşmaktadırlar.

Örnek:

“Şu anda 75 yaşında olan bir kişi bundan 20 yıl önce 16 yaşında ki bir bayanla ikinci evliliğini yaptı. İkinci eşini Türkiyeden getirdi. Şu anda 36 yaşında olan bu bayandan yedi çocuğu oldu ve yedisi de özürlü kimi spastik rahatsızlıkları var.”

5. Zoraki Evlilikler (zorle evlendirilenler)

Bu gruba girenler ise istemedikleri halde ülkeye götürüp zorla evlendirenlerden oluşuyor. Almanya da veya Avrupanın herhengi bir ülkesinde doğup büyümüş gençleri aileleri tarafından zorla götürülüp ülkede evlendiriliyorlar. Tabi yapılan bu evlilikler sağlıklı olmadığı için daha doğrusu gönüllü olunmadığı için yine uzun vadeli olunmuyor ve ayrılıyorlar. Bazen bu tür evlilik yapan insanlar çok kötü durumlara düşüyor hatta intahar edenler oluyor yada karşı taraftan terk edildikleri zaman öldürülebiliyorlarda. Gazeteler bu tür haberlerle dolu. Şu gazetenin haberine bakın:

“C.K. Yaşamına son verdi” Geçen yıl zorla evlilik ile gelen dram başlığı altında yaşadıklarını gazetemize açıklayan Almaya oturumlu 18 yaşında ki C.K son bir yıldır psikolojik tedevi gördüğü İsviçre’nin Zurich şehrinde intahar etti. Pazar günü saat 21.00sıralarında yaşadığı tek odalı evin çatı katına çıkarak kendisini aşağı bırakan C.K olay yerinde yaşamını yitirdi. Aile fertlerinin çıkardığı “ölüm emri” nedeniyle İsviçre deki akrabasına sığınan ve son bir yıldır Zürich’teki bir klinikte psikolojik tedavi gören C.K’nin abisinin bulunduğu şehre geldiğini duyduktan sonra intahar etmiş olabileceği bildirildi. Konuyla ilgili gazetemize açıklamalarda bulunan C.K’nin akrabası, C.K’nın zor dönemler yaşadığını fakat tedavi ile birlikte yaşama yeniden sarıldığını belirtti. C.K’nın akrabası şunları söyledi: “C.K her şeye rağmen güçlü bir kızdı. Özellikle son altı aydırtamamen korkularından uzaklaştı ve kendisini okuyarak, araştırarak geliştirmeye çalıştı. Yazdığı günlükte kadın özgürlüğüne ilişkin çarpıcı belirlemelerde bulunmuş ve törelerin sadece kadınlar için işlediğini yazmıştı.”24.8.2004. Özgür Politika.

Türkiyede ki genç kızlar ve genç erkekler neden bu evlilikleri kabul ediyorlar?

Yapılan bilimsel araştırmalarda ülkedeki insanlar refah düzeyi yüksek bir hayat yaşamak için Avrupalı insanlarla evleniyorlar. Yane bu tür evliliklerin temelin’de büyük çoğunluluğun temelinde sevgi, hoşgörü yok ortak noktalarda buluşma diye bir olay yok. Kadın ve ya erkek daha iyi yaşarım diye bu tür evliliğe evet diyor, bura da ki insanlarda nasılsa onlar burada ki yaşamı yolu yordamı bilmiyorlar getirip kendi isteğime göre yönlendiririm şekillendiririm ve sözümden dışarı çıkmaz anlayışıyla ülkeyi tercih ediyor. Hatta gençler arasında yaptığım bir ankette gencin biri “Neden ülkeden eş seçiyorsunuz? Soruma yanıt olarak “Burada ki kızlar kendilerini ezdirmiyorlar, ben benimle evlenecek kişinin kayıtsız sartsız bana itahat etmesini istiyorum” demişti. Burada ki bu kişi yalnız kendi görüşünü dillendirmiyor gençler arasında genel kabul görmüş bir anlayışı dillendiriyor. TAM tarafından yapılan bir istatiğe göre her yıl 19 bin insan sadece Almanya ya bu tür evliliklerle geliyor. Merkezi Paris’te bulunan Elele Derneği'nin verilerine göre Fransa'da yaşayan Türkiyeli kızlarının yüzde 98'i, erkeklerin yüzde 92'si Türkiye'den evleniyor. Almanya'da ise bu şekilde yapılan evliliklerin oranı yüzde 60'ı aşmış durumda.
Belçika gibi Türkiyelilerin yoğun olmadığı ülkelerde bile her yıl 1300 kişi evlilik yoluyla Belçika vatandaşı oluyor.

Gelenlerin Eğitim düzeyi nedir?

Bu tür evlilikle gelen insanların eğitim düzeyi 0/0 5, üniversite mezunu, 0/0 28, lise mezunu geri kalan kısım kırsal kesimden ya da büyük kentlerin varoşlarından geliyorlar. Üniversite mezunu olan kişilerin evlilikleri çabuk çozülüp dağılıyor, lise mezunu olanların birliktelikleri ancak dört beş yıl sürüyor sonra kopmalar başlıyor. Ancak ilkokul mezunu olan kişilerin evlilikleri sürüyor ancak çok sorunlu bir şekilde devem ediyor.

Evlilikleri bitenler ne yapıyorlar ülkeye geri mi gidiyorlar?

Bir kısmı evet. Burada kalmak için kendileri için belirlenen yasal süreci dolduramadıkları için geri gönderiliyor hatta getirenler geri götürüyor pasaportuna da el koyarak tekrar geri gelmesin diye. Bir kısmı ilegal yollardan kalıyor bunlar genellikle erkekler oluyor eğer o esnada bir başka bayan arkadaş bulabiliyorsa acilen onunla evlilik yaparak kalmaya çalışıyor. Bu seferde başka sorunlar ortaya çıkıyor. Çünkü gencin niyeti sağlılıklı bir evlilikten çok burada kalmak için evleniyor. Kadınlar ise daha çok kadın sığınma evlerinde kalıyorlar.

Ne zaman kuruldu bu kadın evleri?

Almanya’nın genelinde sayıları ne kadardır bu evlerin?Konu ile ilgili Kadın sığınma evleri’nin bir yöneticisiyle yaptığım söyleşide Berlin’de ki 6 kadın sığınma evi var. İlk sığınma evi 1974 yılında Berlinde açılıyor. Almanya’nın genelinde sayıları ne kadardır bilemiyorum ancak Berlin de altı tane var.

Bu evlerde yoğunluk kimde Almanlar’da mı? Yabancılar’da mı?

1974 yılında Almanlar için açılmasına rağmen ancak bu sığınma evlerinde kalan kadınların 0/0 10 Alman oluşturuyor geri kalan kesimi yabancı. Yabancıların içinde de 0/0 50’nin üzerinde Türkiyeliler oluşturuyorlar. Ve Türkiyelilerin de neredeyse tümü paket evlilikler sonucu buraya gelmiş insanlar. Yaş ortalamaları 20-30 arası. Çoğu çok büyük bunalımlar sonucu ya doktorlar tarafından buralara gönderilmiş yada intahar deneyimleri olmuş polis tarafında buralara getirtilip yerleştirilmiş insanlardan oluşuyor.

http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=18506

Çağrılan Kişi Olmak...

Cihan AKTAŞaktascihan@gmail.com
Sayi: 344 - 25.05.2007
Çağrılan Kişi Olmak...
Konu İle İlgili Diğer Yazılar

"Menekşeli Mektup"ların yolunu gözlemek...

‘İthal gelin', bizi şaşırtacak bir olgu değil. Gelin her zaman gitmiş, evini, ismini, hatıralarını bırakarak gitmiş ve zaten ‘gelen' diye adlandırılmayı bekleyerek de yetiştirilmiş. İçleri kan ağlasa bile, gitmeden edemeyeceklerinin bilinciyle atlara binerek köyleri ovaları dağları sınırları aşmışlar. Bazen aileler, bazen de ülkeler arası ilişkileri geliştirmek, düzeltmek için gelinler ithal edilmiş; kan davalarının önünü alma maksadıyla aileler birbirlerine kızlarını göndermişler. Savaşlarda ganimet sayılan kızlar, bilmedikleri ülkelerde gelin olmuş, cariye kılınmışlar. Bazen Kafkasya dağlarında bahçesine sebze toplayan bir genç kadın, bir insan avcısının tuzağına düşerek yurdundan uzaklara götürülmüş, cariye ve köle pazarlarında satışa sunulmuş.

Yeni kurulacak yuvanın uzak yoldan geleni, kadınsa gelin; erkekse içgüveysi. Kadının yeni bir aileye uyum sağlamasının erkeğinkine göre daha kolay olduğu söylenebilir mi? Aileyi geçindirme sorumluluğu erkekte olduğu için, yeni kurulan yuvanın gidişatı da onun hayatına göre şekillenmiş. Bu saik, gelinin erkeğin ailesi karşısındaki edilgen ve sessiz konumunun da nedeni sayılmış. Aslında bütünüyle ekonomik olan bir anlayış kültürü de etkilemiş ve ‘gelen'in kız tarafı olması, gelin'in soyadını değiştirmesi tabii sayılmış.

Kızlar bazen okyanusların ötesine toplu olarak gönderilmişler, telleri duvaklarıyla. Yunanlı yönetmen Pantelis Voulgaris'in ‘Gelinler' isimli filmi, 1920'li yıllarda Yunanistan'dan Amerika'ya gönderilen mektup gelinlerinin hikayesini konu alıyor. Savaşlar nedeniyle anavatanda bekar erkek sayısı azalırken, evlilik çağındaki kızların sayısında da bir artma olur. Evlenme çağındaki kızları Amerika'daki göçmen hemşehrileriyle evlendirmek bir çözüm yolu olarak görünür, aracılara. Yüzlerce gelin 1920'li yılların başlarında, mektuplar kanalıyla tanıdıkları damat adaylarıyla evlenmek üzere İzmir'den vapura bindirilirler. Her birinin amacı ortak gibi görünse de hikayesi ayrıdır. Maziden, vatandan, ana baba ocağıyla bütünleşen kimlikten kopmanın, koparılmanın burukluğuyla sürecek bir yolculuktur bu. Beyaz gelinlikleri içinde büyük ölçüde meçhul bir geleceğe doğru yol alan gelinlerin mutluluktan uçuyor oldukları söylenemez. Gözleri arkada kaldığı için ileriye bakmakta zorlanıyorlardır. Yine de herkesin paylaştığı amaç, yeterli bir uyumu mümkün kılacak kadar kutsaldır:
Uzun yolculuklarla dünyaevine doğru yol alan, yurdundan ayrılan, ‘giden' kız, yine de ‘gelen' sayılmaktadır; çünkü, çağrılma bahtiyarlığına erişerek evde kalmaktan kurtulmuştur. Nereden çağrıldığı değildir önemli olan, çağrılmış olmaktır. Voulgaris'in filmini etkileyici kılan, vatan toprağından kocalarının açtığı yuvalarına doğru bir kopuş gibi gerçekleşen yolculuğa çıkan gelinlerin tevekkülü. Bir yaştan sonra yeni bir isimle, farklı bir toprakta yaşamayı olabilir kılan da bu toplumsal kabul: Kadının yeri, kocasının yanıdır.

Dönemimizin yeni, Türk toplumu açısından ise şaşırtıcı olabilecek olgusu, ithal damatlara dönük çağrılar. Birkaç yıl önce Dortmund'ta, farklı bir evlilik tipiyle karşılaşmıştım: Almanya vatandaşı kızlarla, Türkiye'den çağrılan damatların evliliği. ‘İthal damat' sınıfına mensup erkeklerin aile kurumunun yürümesi konusunda edilgin tutumları üzerine hikayeler dinlemiştim. İthal damatların büyük çoğunluğunun balık burcu olduğuna dair tespitimi bir yerlerde espri niyetine dile getirmişimdir. Duygusal, mekanına bağlı, ani kararlar veremeyecek kadar zamanına da bağlı sayılan balık burcu erkeklerinin bu tür bir çağrıya icabet etmesinin başlıca nedeni, tabii ki işsizlik. Bavul hazırlığı başlıklı hikayemin kahramanı Cemil'i hatırlamadan edemiyorum, balık burcu ithal damat sınıfından söz ederken...

Bavulunu-çeyizini toplayıp giden kişi erkek olduğunda, farklı sorunlarla karşılaşıyor yeni aile. Kaldı ki söz konusu olan bir de Avrupa'da sürdürülen getto yaşantıları içinde kendine bir yer açmak. Çağrılınca Avrupa yollarına düşüyor, Türk erkeği ama yine de‘giden', ‘çağrılan' kişi olmayı o kadar kolaylıkla kabullenemiyor bünyesi. Kendi vatanında, toprağında sesi gür çıkan, bilir kişi olan, eşiyle geliniyle ‘gelen' olarak konuşmaya alışkın erkek, dilini ve yaşama şartlarını bilmediği topraklarda aslan burcundan olsa dahi bir akvaryum ikliminde yaşamaya eğilimli oluyor.

http://www.gercekhayat.com/bolum.php?action=yazidetay&yaziid=820&sayi=344

Ithal damatlarin verdigi zararlar...

Ithal damatlarin verdigi zararlar...

-- Yazan Kişi: inuffTarih: 07-23-02 14:43
Merhaba arkadaslarIthal damatlarin kucuk bir kismi tamamen eslerine saygi icindeler, ama cooook buyuk bir bolumu cok saygisiz davranmaktalar! Bu sadece bir misal. Daha fazla ornekleride var.Ithal damatlarin bizlere ve kizkardeslerimize getirdikleri zararlar nelerdir?

-- Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: sebnem026Tarih: 07-24-02 02:21vallahi saymakla bitmez inuff.arkadaslar ben bu hatayi bir kere yaptim ama sakin ola ki sizdeyapmayin.bulundugunuz yerden biriyle evlenin.aman aman!!

-- Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: BİLGEKAĞANTarih: 07-24-02 11:51
SELAM,ÖNCELİKLE BEYNİNİZDEKİ DÜŞÜNCELERİ DEĞİŞTİRMELİSİNİZ.SİZ ALMANYADA YAŞAYAN BAZI BAYANLAR BELLİ YAŞA KADAR GEZEYİM EĞLENEYİM KISACA HAYATIMI YAŞAYAYIMDİYORSUNUZ VE BU HAYATINIZI YAŞARKEN ORADA BÜYÜK İHTİMAL FAZLA GÖZE BATIYORSUNUZ VE BELKİ DE ORDANEVLENECEK BİRİNİ BULAMIYORSUNUZ. VE HİÇ DE ÖNEMLİ DEĞİL DİYORSUNUZ.NASILSA TRDEN BULURUM BİR ÇOBASNDEYİP TR DEN EVLENİYORSUNUZ. TABİİİ EVLENDİĞİNİZ ÇOBAN OLUYOR ÇOBAN OLMASA NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİTANIŞIP GÖRÜŞMEDEN VE DAHA AYNI YIL GÖRÜP EVLENDİĞİ BİRİYLE NE KADAR ANLAŞABİLİR. TABİİİ ADAM NEYAPDSIN AVRUPA GÖRMEMİŞ YAŞAMI SADECE KENDİ KASABASINDA GEÇMİŞ VE BİRDEN AVRUPAYA AÇILINCADA BURANERE BEN KİMİM DİYOR VE KOYVERİYOR YAŞAMA KENDİSİNİ.TABİİİİ BUNUN ACISINIDA ÇEKEN SİZLEROLUYORSUNUZ.BENCE SİZ ÖNCE ORDAN EVLENMEYE BAKIN ÇÜNKÜ ORANIN KÜLTÜRÜNÜ ALMIŞSINIZ BUDA GAYET DOĞALBEN 4 YIL BAŞKA BİR ÜLKEDE YAŞADIM VE TR YE DÖNÜNCE ZORLANDIM DÜŞÜNSENE SADECE 4 YIL SİZ İSE ORDADOĞDUNUZ ORDA OKUDUZ VE ORDA YETİŞTİNİZ . VE VE SİZE DÜRÜST OLMAYI ÖĞRETMEDİ ALMANYAYA 1.KUŞAK GİDENTR LER SİZLERE HEP ALMANLAR SİZİ KANDIRMASIN SİZ ALMANLARI KANDIRIN DİYE ALIŞTIRDILAR( ÇOĞU HEPSİDEĞİL ).NEYSE ÖNCE DÜŞÜNCE YAPINIZI VE EVLİLİĞİN BİR OYUN OLMADIĞINI VE AYRICA EŞ OLSUNDA ÇOBANOLSUN ÇAMURDAN OLSUN DİYE DÜŞÜNÜRSENİZ DAHA ÇOK BOŞANMALAR OLACAKTIR. ONDAN SONRADA İTHAL DAMAT DİYEYAKINIRSINIZ. BEN DE TR DENİM AMA SENİN DÜŞÜNEMEYECEĞİN KADAR DA RENKLİ YAŞARIM VE YAŞADIM 28 KADARVE GEZERKEN DE BULDUĞUM KIZLARLA EVLENMEDİM HALADA BEKARIM ( YANİ EVDE KALDIM :))))) )

-- Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: sebnem026Tarih: 07-24-02 15:17
sevgili bilgekagan, ne diyeyim söylediklerinde haklisin.ben tr den biriyle evlenmistim 4 yil önce veo buraya geldiginde ummadigim zorluklarla karsi karsiya kaldim.ilk önce dil sorunu sonrada issorunu.bütün hersey benim üzerimdeydi.sanki bir koca degilde bir evlat edinmistim.evin erkegi benhanimi ise oydu.böylelikle gözümde degeri kalmamisti evliligimin.evlenmeden önceki hayatimi veevlendikten sonrakini kiyaslayinca arada ne kadar fark oldugunu gördüm.evelenecek oldugun kisi ilkönce kendi ayaklari üzerinde durabilmeli.ben bunlari göz ardi etmistim o zamanlar.evliligim 8 aysürdü ayrildim.o yüzden genc kizlarimiza önerim benim yaptigim hatayi yapmasinlar,akliniz varsa trden evlenmeyin. sevgiler...sebnem

-- Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: LlaraTarih: 07-24-02 17:24
katiliyorum bir iyimi/kötümü degerlendirmesi yapmadan,birz burda degisik bir kültür senteziyle yasiyoruz, onun icingidipte tr´den evlenip, aman ne olursa olsun evleneyim mantigi yalnis.Ben istemem TR´den birini cünkü bazi seyleri özlerim,mesela bir almanca konusmak.Sonra kücük cocuk gibi herseyiyle ugras,uffff, hayat kisa,yasam güzel.

-- Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: haydibenTarih: 07-24-02 22:38
arkadaslarithal damat denen "seyler" acaip terbiyesiz tiplerdir..hic size soyle bir durum oldumu? veya boyle bir sey yasayan?mesela evlilik konusmalari yapilirken, oglanin babasi annesi vesaire "oraya cocuklar giderkentabiiki oradaki oturacaklari eve alacaklari esyalarin parasini falan oglanla gondeririz..." ve deutanmadan asagi yukari bir parada soylerler "ya tabii 4000 euro civarinda gondeririz iste!"... tabiioglanda diger yanda kizi kandirmaktadir: "tabii ya ben gelirsem mutlaka orada kuracagimiz evinparasini kurusu kurusuna getirecegim!"kisaca o zaman gelir, oglan almanyaya. fransaya, belcikaya, hollandaya iner ama cebinde soz verilenparanin onda biri bile yoktur!!!haydiiiii ne olacak simdi??? tabii kiz zaten calisiyor, iste o parayla ev duzulecek!!!! ustuneustluk oglan kizin kazandigi paranin bir kisminida babasigile "harclik" diye gonderecek!!!ve bu hikaye boyle gidecek... ithal damat turkiyedeki ailesi tarafindan bir sekilde "gurbet bankasi"gibi kullanilacak, ustelik bu para faizsiz ve geri odemesiz bir para!!!bu tur seyleride yasadinizmi? nasil yasadiniz? lutfen paylasalim dilerseniz...

-- Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: sebnem026Tarih: 07-25-02 16:09
bu söylediklerin aynen benim basima geldi.tr den nisanlandim ve buraya dönmüstüm.5 ay sonradadügünümüz olacakti.ne oturacak bir ev vardi hazirda ne de mobilya.arada bi kayinvalidelerletelefonlasiyorduk.bir gün bana aman kizim sen hic merak etme sen oradan oturabileceginiz bir ev bulmobilyalarini al döse,biz bütün herseyin masraflarinin yarisini karsilariz.oglumuz gelirken yanindagöndeririz.veeeee sevgili ogullari geldi ve inanin yaninda 200 DM getirdi.sanki sadaka parasi.cokagrima gitmsti ama yinede sesimi cikarmamistim evliligim zedelenmesin diye.üstelik bizimkisi birpantolon bir gömlekle gelmezmi.gittim onun üzerine bir kac giyisi aldim.o günler aklima gelince yasebnem ne kadar da safmissin diye geciyor aklimdan sadece...allaha sükür gecti o günler!!

---Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: BİLGEKAĞANTarih: 07-25-02 20:54
yav sebnem seninle yazışmak istiyorum.ziyaretçi defterine mail adresimi bıraktım .lütfen bir gündenk gelelim burda saygılar

-- Re: Ithal damatlarin verdigi zararlar...
Yazan Kişi: zeybek01Tarih: 07-25-02 21:31
Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş.Gidip türkiyede evlenin adamın almanyaya gelince neyle nasıl bir ortamla karşılaşacağını düşünmeyin,onun ne istediğini kendinizin ne istediğini hiç düşünmeyin, dil sorunlarını, çevre sorunlarını, işsorunlarını, yaşam satandardı sorunlarını hiç aklınıza getirmeyin sonrada adam kötü deyip işiniçinden çıkıverin.Ne bekliyordunuz? Adam orda ayda 2000 euro mu kazanıyor? Sanki zengin olduğu için mi almanyayageliyor. Neymiş mobilyaymış filan. Geçinmekte gönlü olan evini kurar gider.Mobılya koltuk olsa da olur olmasa da.Ama hayatı böyle basıte alır, başlangıçta hiçbir şeyi düşünmezseniz daha başınıza çok şey gelir.

-- Re:BIrazda kendinizi sorgulayin
Yazan Kişi: HayaalTarih: 07-26-02 10:29
Sevgili formcular....Ithal damat ithal gelin ne oluyoruz ya....:-))Sebnemcim tr de yasam sahiden cok zor....cogu insan kurtulusu sevmedende olsa yurtdisindaevliliklerde buluyor....Peki sen bu sorunlari yasarken...veye bittigini söyledigin sorunlardan sonra kendine acaba ben nedenevlendim onda neler buldum evlenmek icin gerekli sevgiyi yakalamismiydik diye sordunmu....Ayrildigin esin sanirim su an geldigi yere dönmüstür....onun hayatinda ne gibi izler biraktin hicdüsündünmü...Cok sorumluluklar yüklendigin belli...seni bu konuda hic kimse suclayamaz....ama hata bastan yapiliyor iste.....üzerinize alinmayin ama....burada cok ceviz kiran ve kendinecevresinde bir es edinemeyen kisilerde evlenmek icin solugu türkiyede aliyor...ne demisler igneyi kendine cuvalduzu baskasina.....SAYGILARIMLA.......

--Re:BIrazda kendinizi sorgulayin
Yazan Kişi: sebnem026Tarih: 07-26-02 13:54
sevgili hayaal, ayrildigim esim tr ye dönmedi o hala burada.babamin destegi ile kalabildiburada.onlar bugün en iyi dost oldu benimse babamla 3 yildir kontagim yok.o beni degil onu tercihetti. sucum ise kendi istegimle evlenip sonrada ayrilmam.cok dogru söylüyorsun evet hata bende vebeni kimseler zorlamadi evlenmek icin,ama bu hatayi yapmis olmamla beraber en cok sevdigim varligibabami kaybetmis kadar oldum.nicin evlendigime gelince aslinda uzun hikaye ama ben burada kisa birsekilde anlatayim...evlenmis olmam evden kurtulusum demekti o zamanlar.annem ve babamin yillardiraralarindaki huzursuzluk ve tartismalarindan bunalmistim,careyi evlenmekte buldum.gözüm hic birseyigörmüyordu.evlenecegim kisiyi sevip sevmemem umrumda bile degildi.sadece evden kurtulmak icin birbahaneydi.sonra annem ve babam ileri görüslü insan degildiler.aksam üzeri bir kiz arkadasimin yaninagitmem icin izin bile alamiyordum.iki kültür arasinda büyümek o kadar zor bir durum ki.hele birdeailen seni bazi seylerden mahrum birakirsa.evlendim ve ayrildim.ayrildigimdan dolayi hic bir zamanpismanlik duymadim ama dedigim gibi babami kaybettim....saygilar sebnem

Re:Sana Katiliyorum sebnem
Yazan Kişi: HayaalTarih: 07-26-02 18:12
Iste bir noktada birletik...ayrilmaniz sadece sana zarar vermemis hem ailen hem eski esin herkezdencok sen negatif yönde etkilenmissin...Öyleyse söyle diyebiliriz evlenmek üzere olanlara....iyi düsünün sevginizi sayginiziölcün...geleceginizi herseyiyle bugünüyle yariniyla tartarak secin...Cünkü aile baskisindan kurtulmak evlenip sonra ayrilarakta cözülmüyor...yani var olan sorun hepvarolacaktir hersey biter..beraberlikler..evlilikler ama kan bagi kopmaz...bu aileniz yani annenizbabaniz kardesleriniz oldugu kadar ayrilmis esinizden varsa cocugunuz icinde gecerlidir....SIKINTILARINI anlamiyor degilim...hata düsünmeden evlenenler kadar onlari cikmaz SIKINTILARAsürükleyen ailelerede aittir......Söylenecek desecek o kadar cok sey varki aslinda..cevabin ve aciklamalarin icin tesekkürlersebnem....

-- Re:Sana Katiliyorum sebnem
Yazan Kişi: zeybek01Tarih: 07-26-02 19:16
sevgili sebnem,babanı ve aileni ileri görüşlü değil diye anlatıyorsun ama kusura bakma bu devirde sırf anne bababaskısından kurtulmak için rast gele bir evlilik yapmak daha büyük bir geri kafalılık.İnan senin durumuna çok üzüldüm. Ben babanı kaybetmiş olacağını sanmıyorum. Bir baba çocuğunu niyeterketsin? Aranıza bazı kırgınlıklar girmiştir. Doğru çabayı göstermeyi başarırsanız yine herşeyeski haline döner.Evlenmekle hem kendi duygularınla hem kocanın duygularıyla kumar oynamaya kalmışsın. Bu nedenleayrılmak en doğru karar olmuş. Dilerim bundan sonrası için kendini ve başkalarını daha ciddiyealırsın.

http://www.turkdunya.de/forum/rf42_t14650_ithal-damatlarin-verdigi-zararlar.html